Meğer eski bir radyo programıymış kaybedenler kulübü... Oysa ben film olarak duyup da ekşi sözlüğe yazdığımda karşıma çıkana kadar bilmiyordum. Sonra okudum, okudum, okudum yazılanları... ve film hakkında yazılan olumsuz eleştiriler kadar olumluların da ardından nihayet bu akşam izleyebildim "kaybedenler kulübü"nü...
Hepimizin yaşadığı her günün içinde, sonrasında neyi kaybettiğini, ya da neyi kazandığını düşünmeye zaman ayırmadığı, zaman ayıramadığı, aklına bile getirmediği, aklına geldiğinde türlü düşüncelerle düşünmekten kendini alıkoyduğu hayatlara dair ayrıntıları yansıtan bir film olmuş "kaybedenler kulübü"...
Günlük hayatımızda caddede yürürken, markette alışveriş yaparken yanımızdan geçenlerle, taksisine bindiğimiz şoförle, derslerine girdiğimiz öğrencilerimizle, barda sigaramızı yakmak için çakmağınız aldığımız kişilerle ne kadar ortak yanımız, benzer yaşanmışlıklarımız, anılarımız, mutluluklarımız ya da üzüntülerimiz olabilir hiç düşünmeyiz... ama bir bakarsınız hepimiz aynı radyo programının içinde, benzer şekilde hüzünleniriz... benzer şekilde gülümseriz... ama bilmeyiz bunu... bizimle aynı anda gülümseyenlerin, bizimle aynı anda gözleri dolanların olduğunu o anda... işte böyle bir film "kaybedenler kulübü"... Senaryosu eski bir radyo programına dayanmakla birlikte, günümüz yaşantısından farklı hayatlardan örnekler sunması açısından oldukça iyi... Hatta bizim hiç farkında olmadığımız, farkına varamadığınız o küçük ama güzel ve etkili gündelik ayrıntılarla etkileyici... Bu ayrıntıları izlerken güldüren, hüzünlendiren, düşündüren, hatırlatan bir film... Bambaşka hayatlarda bambaşka yerlerde, belki de hiç bir zaman ortak bir noktaları olamayacak daha doğrusu olamayacağı sanılan bireylerin aslında birbirlerine ne kadar da yakın olduklarını gösterebiliyor... Filmi izlerken herkes kendini az ya da çok ama kolayca, yaşanmışlıklarıyla ya da yaşayamadıklarıyla ilgili düşünceler içerisinde bulabiliyor... Yaşamın içinde ki çekip gidebilme özgürlüğünü, ben buyum diyebilmeyi sağlayan özgüveni, pişmanlıkları, korkuları, herbimize göre farklı tanımı olan sevgiyi, aşkı ve dostluğu, sanki günlük yaşantımı sürdürüyormuşum gibi izledim iki saate yakın sürede... İşimizi, gücümüzü istediğimiz zaman Olimpos'a gidebilecek kadar özgür olabilsek her zaman (ben Kaş'a giderim tabi ki:))... Kaybedebileceğimizn farkında olmamıza rağmen "gitme, kal" diyebilsek... ya da "ben buyum" diyen özgüvenimiz, kaybettiğimizde vicdanımızla çatışmaya girmese içimizde bir yerlerde... Karşımızdakinde aşık olduğumuz her ne varsa, hep öyle aşık kalabilsek, kendimize, kendi hayatımıza benzetmeye çalışmasak... Kendi hayatımıza benzetmeye başladığımızın farkına varabilsek... diye düşünmüşüzdür bir çoğumuz bazı zamanlarda... Bunları bir filmin içine sığdırabilmiş "kaybedenler kulübü"...
Görüntü ve çekimler açısından bakıldığında, İstanbul kareleri, Kadıköy sokakları gerçekten çok hoştu... Her biri tabloymuş gibi sunulmuştu filmde. Hele ki tam olarak Olimpos'a benzetemediğim, ama "haydi Olimpos'a gidelim" diyerek çekip gittikleri o yer her neresi ise, çok güzeldi... Dalgaların kıyıya vurmasında ki güzellik, bankta ourduklarında arka plandan alınan kareler, mavilik, dinginlik etkileyiciydi... Diğer yandan bireylerin tümünün yüz ifadelerine odaklanan sahneler ve bu sahnelerden diğerlerine geçişte ki akış oldukça başarılıydı... mimiklerin, gözlerin ve tabi ki bakışların anlamını vurgulayan çekimler gayet iyiydi... yüzlerde ki ayrıntılara gereken önem verilmişti.. Ayrıntılarda netleşen kamera, arka planı flu olarak alırken o arka planda ki ayrıntılar da izlenmeye değerdi...
Müzikleri de çok hoştu... Sahnelere uygun, kimi zaman coşturan, kimi zaman hüzünlendiren, filmin akışını daha da güzelleştiren parçalardı... Ritmi ve sözleri, filmin o sahnesiyle birbirini tamamlıyordu...
Diğer yandan, benim için aynı zamanda İstanbul'u ne çok özlediğimi hissettiren bir film "kaybedenler kulübü"... Sokaklarında aşkı, mutluluğu, dostluğu, yalnızlığı, öfkeyi, huzuru.... bazen bir arada bazen de sadece birini yoğun olarak yaşadığım yoğun duygularımı hatırlatması çok güzeldi... Trio, Bahariye'nin dükkanları, Moda'ya açılan sokakları... Gecesi, gündüzü, karanlığı, aydınlığı, farklı insanlarıyla... sanki ben de filmin içindeydim izlerken...
İşte böyle bir filmdi... İzledikten sonra "hala kaybedenler kulübünde misiniz?" sorusunu sorduruyor kendinize...
Öyleyse,
... aslında herkesin bir yanı kayıptır, herkes bir yanını mutlaka kaybetmiştir; bunun içindir ki hepimiz bu kulübün zaten içindeyiz... Ya kulübe gerek yoktur, nasılsa herkes buradadır... ya da yaşadığımız bu dünya "kaybedenler kulübünün" ta kendisidir... Belki de kaybettiklerimizin yanında asıl önemli olan neleri kazandığımızdır... ve hiç düşünmemiş olsak da bugüne kadar, daha da önemli olan, kaybederken kazandıklarımızın farkında olabilmektir...
... o zaman hayatın ta kendisi değil midir "kaybedenler kulübü".... diyebilir miyiz?
Gilraen Telrunya
kendini bilen, yaşamı seven, yaşadıklarının her birine üzülse de sevinse de bir deneyim olarak bakabilen ve bunlardan kendi payına düşeni bazen alan bazen almak istemeyen, her gün öğrenen, öğrenmek için enerjisini yitirmemeye çalışan, bu enerjiyi zaman zaman tüketen içindeki fırtınalara rağmen hala gülümseyebilen, bazen sert kabuğuna çekilip kaybolan... birisi işte...
Gilraen Telrunya
içimden geçenler... yazıya dökülenler...
3 Nisan 2011
30 Kasım 2010
bekleyiş...
Photpgrapy by İlhami Akay
bekleyiş... yüzümü güneşe verdim bu akşam yine... bir gün daha biterken, bir geceye daha adım atarken umutlu bir bekleyiş... birazdan gidecek olsa da yüzüme vuran güneşin verdiği mutluluk gülümsetiyor beni... maviye yansıyan her ışıltı umut...larımı çoğaltıyor... sonra martıya dönüyorum ve gözlerine bakıyorum... ne haber getirdin bana diye soruyorum... gökyüzünün o duru görüntüsü martıyla olan sohbetime daha bir keyif katıyor sanki... bilmiyorum bu bekleyişin nedenini, ne zaman başladığını, ne kadar süreceğini... ben burada güneş, mavi ve martılarla mutluyum nasılsa... her zaman konuşmasak da birbirimizle... suskunluğumuzla bile çok şey anlatıyoruz birbirimize... sırlarımız çoğalıyor her geçen gün... kimileri geri dönen, kimileri bu kapıdan çıkıp gittiğini hiç hatırlamayanlara dair sohbetler... içinde bazen suskunluk, bazen hırçınlık, bazen dinginlik barındıran sohbetler...
29 Kasım 2010
Hayatımın dönüm noktalarından biri... bir başlangıç... hayal etmek ve ulaşmak: scuba diving...
Neresinden başlamak gerekiyor böyle bir rüyayı anlatmaya bilmiyorum... Benim dalışa merak sarmama kadar giden bir öyküsü var belki de...
İzmir'de doğup büyümüş olmak, kendimi bildim bileli tüm yazlarımı yüzerek denizde geçirmiş olmak, bir yaz günü dünyaya gelip de her gün su içinde yaşamaya alışmaki, denizde yüzmek kadar yüzerken merakla içinde ne var diye bakınmak... büyüdükçe mavinin, denizin verdiği huzuru keşfetmek ve giderek her geçen günde artan tutkuyla bağlanmak...
Denizin üstünün ve kıyısının yetmediğin farkettiğim o datça tatilinde ilk kez snorkel ve maskeyle yüzmek ve büyülemek... sonra geçen yılların ardından marmaris tatilinde yaptığım iki deneme dalışıyla daha da büyülenmek... ve ben dalış yapmalıyım kararını vermek... ama istanbul koşullarında hayallerine ulaşamamak...
Sonra bu büyülü ve etkileyici hayallerin gerçekleşeceği o küçük sakin huzurlu Kaş'ı tanımak... ama aklimdan dalış düşüncesi geçmeksizin... üstelik bu kez de Kaş'ın çekiciliğine kapılmak... ve her gidilen yaz da yeni keşifler arayıp bulduğum Kaş'a giderek bağlanmak... Ben hep burada yaşayabilirim dediğim küçük deniz kıyısını bulduğuna inanmak... önce tandem yaparak suyun üstünden Kaş'ı seyreylemek ve aşık olmak... bu güzelliği naturablue ile yaşamak ve naturablue ailesiyle tanışmak...
İşte suyun altını da bir göreyim diye naturablue'nun kapısını çalmakla başladı 2010 yazında bu rüya... Beni deneme dalışından vazgeçiren ve 1* dalgıç olmamı sağlayan Melisa, Seçkin ve Yusuf abinin hayatıma girmesiyle değişen, farklılaşan, her günü heyecanla dolan dalış serüveni başladı. Bir haftalık tatilimin dört gününü yemeden içmeden kesilecek düzeyde sadece dalış eğitimine ayırıp, suyun altına her inişimde hem mutlu oldum hem de acaba geç mi kaldım endişesine kapıldım... ama hayat neresinden tutarsanız tutun, neresinden başlarsanız başlayın bence yaşamaya değer diyenlerdenim ben,,, önemli olan yaşanılan o anın keyfini çıkarabilmek bana göre...
Dört gün süren eğtim boyunca teknede tek tük tanıştığım arkadaşlarıma, uzaktan sohbetlerine kulak misafir olduğum gruplara baktıkça bir ben miyim acaba bu dalışa geç başlayan? diye ardı arkası gelmeyen soruları sordum kendime.... Herkes mi deneyimli dalgıçtı teknede ki? yarı şaka yarı ciddi mesleğinde kendini ispat ettiğin bir düzeye ulaşmışken, yeniden öğrenci olmak, öğretilenleri anlamamak ya da uygulamaları becerememek, daha ilk uygulamada mükemmel olamamak bazen motivasyonumu kırıyordu.... Olmayacak diyordum kendime. Diğer yanımsa sen bunu çok istiyorsun, seni hayallerinden birisi bu unutma, tabi ki kolay olmayacak diyordu... işte bu yanımı dinledim... Tatilden döndüğümde yorgun ama keyifliydim... Kaş'a ayırdığım bir haftanın bana hiç yetmediğini farketmem çok uzun zaman almadı... En yakın tatil olan 29 ekimde Kaş'ta olmalıyım kararını çoktan almıştım... Hiç bir arkadaşım benimle gelmese de tek başıma bana hayallerime ulaşma fırsatını sağlayan naturablue ile olabilirdim nasılsa... Kaş'ta dalmalıydım artık... Suyun altının keyfini çıkarma zamanıydı...
Kaş'tan döndüğüm hafta sonunda sadece ve sadece İzmir'de nerede, nasıl kimlerle dalış yapabilirim, dalış ekipmanlarını nasıl satın alabilirim, ne zaman su altı fotograf çekebilirim sorularıma cevap aramakla geçti internet başında...
29 ekime kadar her hafta Çeşme dalışlarıyla devam etti bu yeni başlangıç.. her dalış yeni bir keşif, farklı bir keyif, içimde giderek artan huzur... diğer yandan içim içime sığmıyor hissi yaratan değişik bir heyecan... akıntıya kapılmak gibiydi sanki... yatağıma uzandığında, kendimle kaldığımda, işe giderken, işten dönerken, her an her saniye içine bu heyacanı, keyifi, mutluluğu hissetmek ve sürekli dalışla ilgili planlar yapmak.... gördüklerimi, deneyimlerimi arkadaşlarımla her paylaşmamda gözlerimin içinin gülüyor olduğu konusunda sürekli olumlu geri bildirimler almak...
Hayatımda kendim için yaptığım en anlamlı şey olduğunu hissetmek... ve bu hisle içimdeki tutkunun giderek yoğunlaştığını bilmek...
Hayallerimden birine ulaşmış, gerçekleştirmiş olmanın keyfini, mutluluğunu, güzelliğini tarif edememek...
devamı gelecek... Sharm serüveni...
İzmir'de doğup büyümüş olmak, kendimi bildim bileli tüm yazlarımı yüzerek denizde geçirmiş olmak, bir yaz günü dünyaya gelip de her gün su içinde yaşamaya alışmaki, denizde yüzmek kadar yüzerken merakla içinde ne var diye bakınmak... büyüdükçe mavinin, denizin verdiği huzuru keşfetmek ve giderek her geçen günde artan tutkuyla bağlanmak...
Denizin üstünün ve kıyısının yetmediğin farkettiğim o datça tatilinde ilk kez snorkel ve maskeyle yüzmek ve büyülemek... sonra geçen yılların ardından marmaris tatilinde yaptığım iki deneme dalışıyla daha da büyülenmek... ve ben dalış yapmalıyım kararını vermek... ama istanbul koşullarında hayallerine ulaşamamak...
Sonra bu büyülü ve etkileyici hayallerin gerçekleşeceği o küçük sakin huzurlu Kaş'ı tanımak... ama aklimdan dalış düşüncesi geçmeksizin... üstelik bu kez de Kaş'ın çekiciliğine kapılmak... ve her gidilen yaz da yeni keşifler arayıp bulduğum Kaş'a giderek bağlanmak... Ben hep burada yaşayabilirim dediğim küçük deniz kıyısını bulduğuna inanmak... önce tandem yaparak suyun üstünden Kaş'ı seyreylemek ve aşık olmak... bu güzelliği naturablue ile yaşamak ve naturablue ailesiyle tanışmak...
İşte suyun altını da bir göreyim diye naturablue'nun kapısını çalmakla başladı 2010 yazında bu rüya... Beni deneme dalışından vazgeçiren ve 1* dalgıç olmamı sağlayan Melisa, Seçkin ve Yusuf abinin hayatıma girmesiyle değişen, farklılaşan, her günü heyecanla dolan dalış serüveni başladı. Bir haftalık tatilimin dört gününü yemeden içmeden kesilecek düzeyde sadece dalış eğitimine ayırıp, suyun altına her inişimde hem mutlu oldum hem de acaba geç mi kaldım endişesine kapıldım... ama hayat neresinden tutarsanız tutun, neresinden başlarsanız başlayın bence yaşamaya değer diyenlerdenim ben,,, önemli olan yaşanılan o anın keyfini çıkarabilmek bana göre...
Dört gün süren eğtim boyunca teknede tek tük tanıştığım arkadaşlarıma, uzaktan sohbetlerine kulak misafir olduğum gruplara baktıkça bir ben miyim acaba bu dalışa geç başlayan? diye ardı arkası gelmeyen soruları sordum kendime.... Herkes mi deneyimli dalgıçtı teknede ki? yarı şaka yarı ciddi mesleğinde kendini ispat ettiğin bir düzeye ulaşmışken, yeniden öğrenci olmak, öğretilenleri anlamamak ya da uygulamaları becerememek, daha ilk uygulamada mükemmel olamamak bazen motivasyonumu kırıyordu.... Olmayacak diyordum kendime. Diğer yanımsa sen bunu çok istiyorsun, seni hayallerinden birisi bu unutma, tabi ki kolay olmayacak diyordu... işte bu yanımı dinledim... Tatilden döndüğümde yorgun ama keyifliydim... Kaş'a ayırdığım bir haftanın bana hiç yetmediğini farketmem çok uzun zaman almadı... En yakın tatil olan 29 ekimde Kaş'ta olmalıyım kararını çoktan almıştım... Hiç bir arkadaşım benimle gelmese de tek başıma bana hayallerime ulaşma fırsatını sağlayan naturablue ile olabilirdim nasılsa... Kaş'ta dalmalıydım artık... Suyun altının keyfini çıkarma zamanıydı...
Kaş'tan döndüğüm hafta sonunda sadece ve sadece İzmir'de nerede, nasıl kimlerle dalış yapabilirim, dalış ekipmanlarını nasıl satın alabilirim, ne zaman su altı fotograf çekebilirim sorularıma cevap aramakla geçti internet başında...
29 ekime kadar her hafta Çeşme dalışlarıyla devam etti bu yeni başlangıç.. her dalış yeni bir keşif, farklı bir keyif, içimde giderek artan huzur... diğer yandan içim içime sığmıyor hissi yaratan değişik bir heyecan... akıntıya kapılmak gibiydi sanki... yatağıma uzandığında, kendimle kaldığımda, işe giderken, işten dönerken, her an her saniye içine bu heyacanı, keyifi, mutluluğu hissetmek ve sürekli dalışla ilgili planlar yapmak.... gördüklerimi, deneyimlerimi arkadaşlarımla her paylaşmamda gözlerimin içinin gülüyor olduğu konusunda sürekli olumlu geri bildirimler almak...
Hayatımda kendim için yaptığım en anlamlı şey olduğunu hissetmek... ve bu hisle içimdeki tutkunun giderek yoğunlaştığını bilmek...
Hayallerimden birine ulaşmış, gerçekleştirmiş olmanın keyfini, mutluluğunu, güzelliğini tarif edememek...
devamı gelecek... Sharm serüveni...
7 Kasım 2010
29 Eylül 2010
neden
Hani duygularım tükenmişti? Hani O yoktu bundan sonraki hayatımda? Hani O dünyanın öbür ucuna gitmişti? aklıma bile gelmeyecekti... Hani iş güç yoğunlaşınca onu hiç düşünmeyecektim? Hani benim hayatım O'nsuz devam edebiliyordu? Hani ben çok güçlüydüm? Hani O'na ihtiyacım yoktu benim? Hani fotografına bakınca hiç bir şey hissetiyordum?
N'oldu peki? Ne değişti? Neden son üç gündür hep aklımda? Neden içimde bir özlem duygusu var O'na karşı? Uzakta olduğunu bilsem de neden tüm yaşananlar bu özlemin önüne geçemiyor? Neden içimde aşık olma enerjisi varken, aradığım huzuru içimde bulmuşken ve yaşayabiliyorken, belki de yeniden aşık olabilirim bugünlerde duygusunu yaşarken NEDEN "O" geliyor aklıma hiç ummadığım anlarda... NERDEN çıktı bu özlemek ki şimdi???
İnsan bazen "NEDEN" sorularının içinde yok olup, kaybolup gidebilir mi hiç TÜM ÖZLEMELERİNİ BİR KENARA AYIRMIŞKEN?
28 Eylül 2010
FV
N'oldu peki? Ne değişti? Neden son üç gündür hep aklımda? Neden içimde bir özlem duygusu var O'na karşı? Uzakta olduğunu bilsem de neden tüm yaşananlar bu özlemin önüne geçemiyor? Neden içimde aşık olma enerjisi varken, aradığım huzuru içimde bulmuşken ve yaşayabiliyorken, belki de yeniden aşık olabilirim bugünlerde duygusunu yaşarken NEDEN "O" geliyor aklıma hiç ummadığım anlarda... NERDEN çıktı bu özlemek ki şimdi???
İnsan bazen "NEDEN" sorularının içinde yok olup, kaybolup gidebilir mi hiç TÜM ÖZLEMELERİNİ BİR KENARA AYIRMIŞKEN?
28 Eylül 2010
FV
14 Eylül 2010
Duygularıma noldu benim???
Son günlerde kendimi iyice duygusuz, duygulardan arınmış oldugumu, özellikle de ask ve sevgi kelimelerinin anlamsız geldigini düşünürken buluyorum... Yaşadığım askların , kendimi icinde kaybettiğim sevgilerimin su anda bana hiç bir şey ifade etmediğini hissediyorum... Artik canimi yakanin o sevgilerin, asklarin acisi degil de o gunleri o acı cektigim, nefes alirken icimin acidigi gunleri düşünmenin su anda hiç bir şey hissettirmiyor olması... Oysa güzeldi o zamanlar geceleri uykusuz geçirmek, sabahları şişmiş gözlerle uyanmak, uykuya dalamayinca kendini suyla arıtmanın kolay olduğunu sanıp da saatlerce duşun altında ağlamak, nefes alamamak...
Sanki bunları yazarken baskasından bahsediyor gibi olmak... Zaman.. Zamana bırak... Dedikleri buydu sanırım...
Ve bunca gecen zamanın ardından çevrende, yakınlarında duyduğun ask, sevgi, tutku, bağlılık sözcüklerinin hiç bir şey ifade etmiyor olması...
"Bana bir zamanlar verdigin sevgi, benim de hiç çekinmeden aldığım, sonsuzmuscasina, korkusuzca eriyip gitti, bir cocuğun elinde korumaya çalıştığı gizemli, mucizevi bir kar tanesi gibi. Geriye kalan anlamsız bir islaklik iste.Sevişme sonrası yatakta kalan islaklik gibi, göze carpmayan, kolaylıkla birakilip gidilen; yalnızlığın bir ayrıntısından başka bir şey degil.
Suların akısı, avuçlardan sızıp gitmesi tanimsiz bir acı veriyor bana. Guzel olanla birlikte çirkinin de sürekli yok olmasının yarattığı korku da diyebilirim. Gecmise duyulan özlemden soz etmiyorum; gecmis bugünden daha mutlu degildi. Zamanın durdurulamayan akısından, sürekli 'bu an'ın gecmis oluşundan duydugum o iç sızısını anlatıyorum."
"Anların, hiç varolmamız gibi birbiri ardından yitmesinin yalın hüznü söylediğim. Belki de bu yüzden hep izler istiyorum, kanayan, kabim bağlayan yaralar, belki gercek ölümler."
İste mucizevi mandarinde böyle diyor Aslı Erdogan...
Ne kadar tanıdık bana, ruhuma, fikrime, zihnimden geçenlere... İzler kayboldukca üzülüyorum ben.. Ancak onlar dokunduğu zaman kanamaya başlayan ve aslında hep orada olan yaralarım ben buyudukce iyileşiyor, ya da bedenim ve ruhum buyudukce, yaranın izi küçülüyor... Kuculdukce gorunemez hale geliyor tam olarak kaybolmasa da...
Aslinda gereksinimim var o izlere. "Bir zamanlar acı çektiğimi hatırlatmak için bile olsa gereksinim duyuyorum. Zamanın geçip gitmesine, elimde hiçbir şey bırakmadan akmasına dayanamıyorum çünkü." Ve ben o izleri gormedikce onlara ait, onlarla icice hangi duygu varsa acı, sevinç, hüzün, mutluluk, tutku, gözyaşı... Hepsini unutuyorum... Yaşanmamış gibi hissedebiliyorum...
Kim bilir yeni biri gelip de o yaraya, o ize, o kabuğa dokununa kadar da böyle olacak... Ben dayanamıyor olsam da zaman bana inat tüm hızıyla akıp giderken hem de...
FV 14 Eylül 2010
Sanki bunları yazarken baskasından bahsediyor gibi olmak... Zaman.. Zamana bırak... Dedikleri buydu sanırım...
Ve bunca gecen zamanın ardından çevrende, yakınlarında duyduğun ask, sevgi, tutku, bağlılık sözcüklerinin hiç bir şey ifade etmiyor olması...
"Bana bir zamanlar verdigin sevgi, benim de hiç çekinmeden aldığım, sonsuzmuscasina, korkusuzca eriyip gitti, bir cocuğun elinde korumaya çalıştığı gizemli, mucizevi bir kar tanesi gibi. Geriye kalan anlamsız bir islaklik iste.Sevişme sonrası yatakta kalan islaklik gibi, göze carpmayan, kolaylıkla birakilip gidilen; yalnızlığın bir ayrıntısından başka bir şey degil.
Suların akısı, avuçlardan sızıp gitmesi tanimsiz bir acı veriyor bana. Guzel olanla birlikte çirkinin de sürekli yok olmasının yarattığı korku da diyebilirim. Gecmise duyulan özlemden soz etmiyorum; gecmis bugünden daha mutlu degildi. Zamanın durdurulamayan akısından, sürekli 'bu an'ın gecmis oluşundan duydugum o iç sızısını anlatıyorum."
"Anların, hiç varolmamız gibi birbiri ardından yitmesinin yalın hüznü söylediğim. Belki de bu yüzden hep izler istiyorum, kanayan, kabim bağlayan yaralar, belki gercek ölümler."
İste mucizevi mandarinde böyle diyor Aslı Erdogan...
Ne kadar tanıdık bana, ruhuma, fikrime, zihnimden geçenlere... İzler kayboldukca üzülüyorum ben.. Ancak onlar dokunduğu zaman kanamaya başlayan ve aslında hep orada olan yaralarım ben buyudukce iyileşiyor, ya da bedenim ve ruhum buyudukce, yaranın izi küçülüyor... Kuculdukce gorunemez hale geliyor tam olarak kaybolmasa da...
Aslinda gereksinimim var o izlere. "Bir zamanlar acı çektiğimi hatırlatmak için bile olsa gereksinim duyuyorum. Zamanın geçip gitmesine, elimde hiçbir şey bırakmadan akmasına dayanamıyorum çünkü." Ve ben o izleri gormedikce onlara ait, onlarla icice hangi duygu varsa acı, sevinç, hüzün, mutluluk, tutku, gözyaşı... Hepsini unutuyorum... Yaşanmamış gibi hissedebiliyorum...
Kim bilir yeni biri gelip de o yaraya, o ize, o kabuğa dokununa kadar da böyle olacak... Ben dayanamıyor olsam da zaman bana inat tüm hızıyla akıp giderken hem de...
FV 14 Eylül 2010
2 Eylül 2010
delilik üzerine...
"Korkardım eskiden delilikten, delirmekten. Ne zaman ki anladım aslında hepimiz, her birimiz, bir incecik akıl çizgisi üzerinde yürüyen cambazlarız, ne zaman ki anladım zaten zemin kaygan, en aklı başında olanımız aslında en kırılgan, rahatladım. O gün bugündür daha rahat bakar oldum deliliğe. Ürkütücü bir yabancı olmaktan çıktı delilik, tanıdığım ama evine pek uğramadığım zararsız bir kapı komşusuna dönüştü" Elif Şafak 29 Ağustos 2010 Pazar Habertürk
Bugün okuduktan sonra nihayet tek ben değilmişim böyle düşünen dedim kendime... birkaç gün önce düşünmüştüm aslında... Çevreme kim akıllı, kim deli, kim kime göre ne kadar normal ya da farklı acaba diye bakınırken... Bunu anlamanın çok zor olduğunu, herkesin kendi içinde yaşadıklarının kimine göre normal kimine göre ise normal değil şeklinde alglanabildiğini biliyordum çünkü...
Ama herkes gibi benim de dışarıdan görünen bir yüzüm vardı... o görüntü bazen değişse bezen değişmese de, içimde o incecik akıl çizgisini geçiyor muyum acaba diye sorgulamalarım çok olmuştur. Hala da olmuyor değil tabi ki... Acaba kendi kafamda çözümleyebiliyor muyum problemlerimi? Baş edebiliyor muyum tüm sorunlarımla? Yoksa bastırıyor muyum? sorularıyla korkuya kapıldığım oluyor bazen... Tek başıma baş edemediğimi, çözümleyemediğimi nasıl anlayabilirim ki? Belirtileri neler olur? Bir sınırı var mı ki bunun?
Yazıda da bahsedildiği gibi yolda ki ağaçları saymak bir belirti ise, çocukluğumda sayıyordum... kaldırım çizgilerine basmadan yürümekse, evet çocukken ben de çaba harcardım basmamak için. Arabayı düzgün park etmeye çalışmak, evden çıkmadan her şeyi düzgün, yerinde, rafında bırakmaya çalışmak hatta bu nedenle zaman zaman planladığım saatten daha geç çıkmak, çalışmaya başlamadan ortalığı, masayı düzenlemek, eğer dağınıksa çalışamayacağımı düşünmek... Bunlar o ince çizgiyi geçtiğimin, geçmek üzere olduğumun ya da çizgiye yakınlaştığımın belirtileri olabileceği gibi çocukluktan itibaren düzenli bir çocuk olarak yetiştirilmenin sonucu gelişmiş davranış örnekleri de olabilir aslında...
Gerçekten de Elif Şafak'ın yazdığı gibi o çizgi o kadar ince ki, herkes kendi çizgisini kendisi çizmeli, hatta kendisinin çizmesi gerektiğini de biliyor olmalı sanırım...
FV
Bugün okuduktan sonra nihayet tek ben değilmişim böyle düşünen dedim kendime... birkaç gün önce düşünmüştüm aslında... Çevreme kim akıllı, kim deli, kim kime göre ne kadar normal ya da farklı acaba diye bakınırken... Bunu anlamanın çok zor olduğunu, herkesin kendi içinde yaşadıklarının kimine göre normal kimine göre ise normal değil şeklinde alglanabildiğini biliyordum çünkü...
Ama herkes gibi benim de dışarıdan görünen bir yüzüm vardı... o görüntü bazen değişse bezen değişmese de, içimde o incecik akıl çizgisini geçiyor muyum acaba diye sorgulamalarım çok olmuştur. Hala da olmuyor değil tabi ki... Acaba kendi kafamda çözümleyebiliyor muyum problemlerimi? Baş edebiliyor muyum tüm sorunlarımla? Yoksa bastırıyor muyum? sorularıyla korkuya kapıldığım oluyor bazen... Tek başıma baş edemediğimi, çözümleyemediğimi nasıl anlayabilirim ki? Belirtileri neler olur? Bir sınırı var mı ki bunun?
Yazıda da bahsedildiği gibi yolda ki ağaçları saymak bir belirti ise, çocukluğumda sayıyordum... kaldırım çizgilerine basmadan yürümekse, evet çocukken ben de çaba harcardım basmamak için. Arabayı düzgün park etmeye çalışmak, evden çıkmadan her şeyi düzgün, yerinde, rafında bırakmaya çalışmak hatta bu nedenle zaman zaman planladığım saatten daha geç çıkmak, çalışmaya başlamadan ortalığı, masayı düzenlemek, eğer dağınıksa çalışamayacağımı düşünmek... Bunlar o ince çizgiyi geçtiğimin, geçmek üzere olduğumun ya da çizgiye yakınlaştığımın belirtileri olabileceği gibi çocukluktan itibaren düzenli bir çocuk olarak yetiştirilmenin sonucu gelişmiş davranış örnekleri de olabilir aslında...
Gerçekten de Elif Şafak'ın yazdığı gibi o çizgi o kadar ince ki, herkes kendi çizgisini kendisi çizmeli, hatta kendisinin çizmesi gerektiğini de biliyor olmalı sanırım...
FV
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

