Meğer eski bir radyo programıymış kaybedenler kulübü... Oysa ben film olarak duyup da ekşi sözlüğe yazdığımda karşıma çıkana kadar bilmiyordum. Sonra okudum, okudum, okudum yazılanları... ve film hakkında yazılan olumsuz eleştiriler kadar olumluların da ardından nihayet bu akşam izleyebildim "kaybedenler kulübü"nü...
Hepimizin yaşadığı her günün içinde, sonrasında neyi kaybettiğini, ya da neyi kazandığını düşünmeye zaman ayırmadığı, zaman ayıramadığı, aklına bile getirmediği, aklına geldiğinde türlü düşüncelerle düşünmekten kendini alıkoyduğu hayatlara dair ayrıntıları yansıtan bir film olmuş "kaybedenler kulübü"...
Günlük hayatımızda caddede yürürken, markette alışveriş yaparken yanımızdan geçenlerle, taksisine bindiğimiz şoförle, derslerine girdiğimiz öğrencilerimizle, barda sigaramızı yakmak için çakmağınız aldığımız kişilerle ne kadar ortak yanımız, benzer yaşanmışlıklarımız, anılarımız, mutluluklarımız ya da üzüntülerimiz olabilir hiç düşünmeyiz... ama bir bakarsınız hepimiz aynı radyo programının içinde, benzer şekilde hüzünleniriz... benzer şekilde gülümseriz... ama bilmeyiz bunu... bizimle aynı anda gülümseyenlerin, bizimle aynı anda gözleri dolanların olduğunu o anda... işte böyle bir film "kaybedenler kulübü"... Senaryosu eski bir radyo programına dayanmakla birlikte, günümüz yaşantısından farklı hayatlardan örnekler sunması açısından oldukça iyi... Hatta bizim hiç farkında olmadığımız, farkına varamadığınız o küçük ama güzel ve etkili gündelik ayrıntılarla etkileyici... Bu ayrıntıları izlerken güldüren, hüzünlendiren, düşündüren, hatırlatan bir film... Bambaşka hayatlarda bambaşka yerlerde, belki de hiç bir zaman ortak bir noktaları olamayacak daha doğrusu olamayacağı sanılan bireylerin aslında birbirlerine ne kadar da yakın olduklarını gösterebiliyor... Filmi izlerken herkes kendini az ya da çok ama kolayca, yaşanmışlıklarıyla ya da yaşayamadıklarıyla ilgili düşünceler içerisinde bulabiliyor... Yaşamın içinde ki çekip gidebilme özgürlüğünü, ben buyum diyebilmeyi sağlayan özgüveni, pişmanlıkları, korkuları, herbimize göre farklı tanımı olan sevgiyi, aşkı ve dostluğu, sanki günlük yaşantımı sürdürüyormuşum gibi izledim iki saate yakın sürede... İşimizi, gücümüzü istediğimiz zaman Olimpos'a gidebilecek kadar özgür olabilsek her zaman (ben Kaş'a giderim tabi ki:))... Kaybedebileceğimizn farkında olmamıza rağmen "gitme, kal" diyebilsek... ya da "ben buyum" diyen özgüvenimiz, kaybettiğimizde vicdanımızla çatışmaya girmese içimizde bir yerlerde... Karşımızdakinde aşık olduğumuz her ne varsa, hep öyle aşık kalabilsek, kendimize, kendi hayatımıza benzetmeye çalışmasak... Kendi hayatımıza benzetmeye başladığımızın farkına varabilsek... diye düşünmüşüzdür bir çoğumuz bazı zamanlarda... Bunları bir filmin içine sığdırabilmiş "kaybedenler kulübü"...
Görüntü ve çekimler açısından bakıldığında, İstanbul kareleri, Kadıköy sokakları gerçekten çok hoştu... Her biri tabloymuş gibi sunulmuştu filmde. Hele ki tam olarak Olimpos'a benzetemediğim, ama "haydi Olimpos'a gidelim" diyerek çekip gittikleri o yer her neresi ise, çok güzeldi... Dalgaların kıyıya vurmasında ki güzellik, bankta ourduklarında arka plandan alınan kareler, mavilik, dinginlik etkileyiciydi... Diğer yandan bireylerin tümünün yüz ifadelerine odaklanan sahneler ve bu sahnelerden diğerlerine geçişte ki akış oldukça başarılıydı... mimiklerin, gözlerin ve tabi ki bakışların anlamını vurgulayan çekimler gayet iyiydi... yüzlerde ki ayrıntılara gereken önem verilmişti.. Ayrıntılarda netleşen kamera, arka planı flu olarak alırken o arka planda ki ayrıntılar da izlenmeye değerdi...
Müzikleri de çok hoştu... Sahnelere uygun, kimi zaman coşturan, kimi zaman hüzünlendiren, filmin akışını daha da güzelleştiren parçalardı... Ritmi ve sözleri, filmin o sahnesiyle birbirini tamamlıyordu...
Diğer yandan, benim için aynı zamanda İstanbul'u ne çok özlediğimi hissettiren bir film "kaybedenler kulübü"... Sokaklarında aşkı, mutluluğu, dostluğu, yalnızlığı, öfkeyi, huzuru.... bazen bir arada bazen de sadece birini yoğun olarak yaşadığım yoğun duygularımı hatırlatması çok güzeldi... Trio, Bahariye'nin dükkanları, Moda'ya açılan sokakları... Gecesi, gündüzü, karanlığı, aydınlığı, farklı insanlarıyla... sanki ben de filmin içindeydim izlerken...
İşte böyle bir filmdi... İzledikten sonra "hala kaybedenler kulübünde misiniz?" sorusunu sorduruyor kendinize...
Öyleyse,
... aslında herkesin bir yanı kayıptır, herkes bir yanını mutlaka kaybetmiştir; bunun içindir ki hepimiz bu kulübün zaten içindeyiz... Ya kulübe gerek yoktur, nasılsa herkes buradadır... ya da yaşadığımız bu dünya "kaybedenler kulübünün" ta kendisidir... Belki de kaybettiklerimizin yanında asıl önemli olan neleri kazandığımızdır... ve hiç düşünmemiş olsak da bugüne kadar, daha da önemli olan, kaybederken kazandıklarımızın farkında olabilmektir...
... o zaman hayatın ta kendisi değil midir "kaybedenler kulübü".... diyebilir miyiz?