Gilraen Telrunya

içimden geçenler... yazıya dökülenler...

30 Kasım 2010

bekleyiş...

 Photpgrapy by İlhami Akay
 
bekleyiş... yüzümü güneşe verdim bu akşam yine... bir gün daha biterken, bir geceye daha adım atarken umutlu bir bekleyiş... birazdan gidecek olsa da yüzüme vuran güneşin verdiği mutluluk gülümsetiyor beni... maviye yansıyan her ışıltı umut...larımı çoğaltıyor... sonra martıya dönüyorum ve gözlerine bakıyorum... ne haber getirdin bana diye soruyorum... gökyüzünün o duru görüntüsü martıyla olan sohbetime daha bir keyif katıyor sanki... bilmiyorum bu bekleyişin nedenini, ne zaman başladığını, ne kadar süreceğini... ben burada güneş, mavi ve martılarla mutluyum nasılsa... her zaman konuşmasak da birbirimizle... suskunluğumuzla bile çok şey anlatıyoruz birbirimize... sırlarımız çoğalıyor her geçen gün... kimileri geri dönen, kimileri bu kapıdan çıkıp gittiğini hiç hatırlamayanlara dair sohbetler... içinde bazen suskunluk, bazen hırçınlık, bazen dinginlik barındıran sohbetler...

29 Kasım 2010

Hayatımın dönüm noktalarından biri... bir başlangıç... hayal etmek ve ulaşmak: scuba diving...

Neresinden başlamak gerekiyor böyle bir rüyayı anlatmaya bilmiyorum... Benim dalışa merak sarmama kadar giden bir öyküsü var belki de...
İzmir'de doğup büyümüş olmak, kendimi bildim bileli tüm yazlarımı yüzerek denizde geçirmiş olmak, bir yaz günü dünyaya gelip de her gün su içinde yaşamaya alışmaki, denizde yüzmek kadar yüzerken merakla içinde ne var diye bakınmak... büyüdükçe mavinin, denizin verdiği huzuru keşfetmek ve giderek her geçen günde artan tutkuyla bağlanmak...
Denizin üstünün ve kıyısının yetmediğin farkettiğim o datça tatilinde ilk kez snorkel ve maskeyle yüzmek ve büyülemek... sonra geçen yılların ardından marmaris tatilinde yaptığım iki deneme dalışıyla daha da büyülenmek... ve ben dalış yapmalıyım kararını vermek... ama istanbul koşullarında hayallerine ulaşamamak...
Sonra bu büyülü ve etkileyici hayallerin gerçekleşeceği o küçük sakin huzurlu Kaş'ı tanımak... ama aklimdan dalış düşüncesi geçmeksizin... üstelik bu kez de Kaş'ın çekiciliğine kapılmak... ve her gidilen yaz da yeni keşifler arayıp bulduğum Kaş'a giderek bağlanmak... Ben hep burada yaşayabilirim dediğim küçük deniz kıyısını bulduğuna inanmak... önce tandem yaparak suyun üstünden Kaş'ı seyreylemek ve aşık olmak... bu güzelliği naturablue ile yaşamak ve naturablue ailesiyle tanışmak...
İşte suyun altını da bir göreyim diye naturablue'nun kapısını çalmakla başladı 2010 yazında bu rüya... Beni deneme dalışından vazgeçiren ve 1* dalgıç olmamı sağlayan Melisa, Seçkin ve Yusuf abinin hayatıma girmesiyle değişen, farklılaşan, her günü heyecanla dolan dalış serüveni başladı. Bir haftalık tatilimin dört gününü yemeden içmeden kesilecek düzeyde sadece dalış eğitimine ayırıp, suyun altına her inişimde hem mutlu oldum hem de acaba geç mi kaldım endişesine kapıldım... ama hayat neresinden tutarsanız tutun, neresinden başlarsanız başlayın bence yaşamaya değer diyenlerdenim ben,,, önemli olan yaşanılan o anın keyfini çıkarabilmek bana göre...
Dört gün süren eğtim boyunca teknede tek tük tanıştığım arkadaşlarıma, uzaktan sohbetlerine kulak misafir olduğum gruplara baktıkça bir ben miyim acaba bu dalışa geç başlayan? diye ardı arkası gelmeyen soruları sordum kendime.... Herkes mi deneyimli dalgıçtı teknede ki? yarı şaka yarı ciddi mesleğinde kendini ispat ettiğin bir düzeye ulaşmışken, yeniden öğrenci olmak, öğretilenleri anlamamak ya da uygulamaları becerememek, daha ilk uygulamada mükemmel olamamak bazen motivasyonumu kırıyordu.... Olmayacak diyordum kendime. Diğer yanımsa sen bunu çok istiyorsun, seni hayallerinden birisi bu unutma, tabi ki kolay olmayacak diyordu... işte bu yanımı dinledim... Tatilden döndüğümde yorgun ama keyifliydim... Kaş'a ayırdığım bir haftanın bana hiç yetmediğini farketmem çok uzun zaman almadı... En yakın tatil olan 29 ekimde Kaş'ta olmalıyım kararını çoktan almıştım... Hiç bir arkadaşım benimle gelmese de tek başıma bana hayallerime ulaşma fırsatını sağlayan naturablue ile olabilirdim nasılsa... Kaş'ta dalmalıydım artık... Suyun altının keyfini çıkarma zamanıydı...
Kaş'tan döndüğüm hafta sonunda sadece ve sadece İzmir'de nerede, nasıl kimlerle dalış yapabilirim, dalış ekipmanlarını nasıl satın alabilirim, ne zaman su altı fotograf çekebilirim sorularıma cevap aramakla geçti internet başında... 
29 ekime kadar her hafta Çeşme dalışlarıyla devam etti bu yeni başlangıç.. her dalış yeni bir keşif, farklı bir keyif, içimde giderek artan huzur... diğer yandan içim içime sığmıyor hissi yaratan değişik bir heyecan... akıntıya kapılmak gibiydi sanki... yatağıma uzandığında, kendimle kaldığımda, işe giderken, işten dönerken, her an her saniye içine bu heyacanı, keyifi, mutluluğu hissetmek ve sürekli dalışla ilgili planlar yapmak.... gördüklerimi, deneyimlerimi arkadaşlarımla her paylaşmamda gözlerimin içinin gülüyor olduğu konusunda sürekli olumlu geri bildirimler almak...
Hayatımda kendim için yaptığım en anlamlı şey olduğunu hissetmek... ve bu hisle içimdeki tutkunun giderek yoğunlaştığını bilmek...
Hayallerimden birine ulaşmış, gerçekleştirmiş olmanın keyfini, mutluluğunu, güzelliğini tarif edememek...

devamı gelecek... Sharm serüveni...

29 Eylül 2010

neden

Hani duygularım tükenmişti? Hani O yoktu bundan sonraki hayatımda? Hani O dünyanın öbür ucuna gitmişti? aklıma bile gelmeyecekti... Hani iş güç yoğunlaşınca onu hiç düşünmeyecektim? Hani benim hayatım O'nsuz devam edebiliyordu? Hani ben çok güçlüydüm? Hani O'na ihtiyacım yoktu benim? Hani fotografına bakınca hiç bir şey hissetiyordum?

N'oldu peki? Ne değişti? Neden son üç gündür hep aklımda? Neden içimde bir özlem duygusu var O'na karşı? Uzakta olduğunu bilsem de neden tüm yaşananlar bu özlemin önüne geçemiyor? Neden içimde aşık olma enerjisi varken, aradığım huzuru içimde bulmuşken ve yaşayabiliyorken, belki de yeniden aşık olabilirim bugünlerde duygusunu yaşarken NEDEN "O" geliyor aklıma hiç ummadığım anlarda... NERDEN çıktı bu özlemek ki şimdi???

İnsan bazen "NEDEN" sorularının içinde yok olup, kaybolup gidebilir mi hiç TÜM ÖZLEMELERİNİ BİR KENARA AYIRMIŞKEN?

28 Eylül 2010
FV

14 Eylül 2010

Duygularıma noldu benim???

Son günlerde kendimi iyice duygusuz, duygulardan arınmış oldugumu, özellikle de ask ve sevgi kelimelerinin anlamsız geldigini düşünürken buluyorum... Yaşadığım askların , kendimi icinde kaybettiğim sevgilerimin su anda bana hiç bir şey ifade etmediğini hissediyorum... Artik canimi yakanin o sevgilerin, asklarin acisi degil de o gunleri o acı cektigim, nefes alirken icimin acidigi gunleri düşünmenin su anda hiç bir şey hissettirmiyor olması... Oysa güzeldi o zamanlar geceleri uykusuz geçirmek, sabahları şişmiş gözlerle uyanmak, uykuya dalamayinca kendini suyla arıtmanın kolay olduğunu sanıp da saatlerce duşun altında ağlamak, nefes alamamak...

Sanki bunları yazarken baskasından bahsediyor gibi olmak... Zaman.. Zamana bırak... Dedikleri buydu sanırım...


Ve bunca gecen zamanın ardından çevrende, yakınlarında duyduğun ask, sevgi, tutku, bağlılık sözcüklerinin hiç bir şey ifade etmiyor olması...


"Bana bir zamanlar verdigin sevgi, benim de hiç çekinmeden aldığım, sonsuzmuscasina, korkusuzca eriyip gitti, bir cocuğun elinde korumaya çalıştığı gizemli, mucizevi bir kar tanesi gibi. Geriye kalan anlamsız bir islaklik iste.Sevişme sonrası yatakta kalan islaklik gibi, göze carpmayan, kolaylıkla birakilip gidilen; yalnızlığın bir ayrıntısından başka bir şey degil.

Suların akısı, avuçlardan sızıp gitmesi tanimsiz bir acı veriyor bana. Guzel olanla birlikte çirkinin de sürekli yok olmasının yarattığı korku da diyebilirim. Gecmise duyulan özlemden soz etmiyorum; gecmis bugünden daha mutlu degildi. Zamanın durdurulamayan akısından, sürekli 'bu an'ın gecmis oluşundan duydugum o iç sızısını anlatıyorum."
"Anların, hiç varolmamız gibi birbiri ardından yitmesinin yalın hüznü söylediğim. Belki de bu yüzden hep izler istiyorum, kanayan, kabim bağlayan yaralar, belki gercek ölümler."


İste mucizevi mandarinde böyle diyor Aslı Erdogan...

Ne kadar tanıdık bana, ruhuma, fikrime, zihnimden geçenlere... İzler kayboldukca üzülüyorum ben.. Ancak onlar dokunduğu zaman kanamaya başlayan ve aslında hep orada olan yaralarım ben buyudukce iyileşiyor, ya da bedenim ve ruhum buyudukce, yaranın izi küçülüyor... Kuculdukce gorunemez hale geliyor tam olarak kaybolmasa da...

Aslinda gereksinimim var o izlere. "Bir zamanlar acı çektiğimi hatırlatmak için bile olsa gereksinim duyuyorum. Zamanın geçip gitmesine, elimde hiçbir şey bırakmadan akmasına dayanamıyorum çünkü." Ve ben o izleri gormedikce onlara ait, onlarla icice hangi duygu varsa acı, sevinç, hüzün, mutluluk, tutku, gözyaşı... Hepsini unutuyorum... Yaşanmamış gibi hissedebiliyorum...

Kim bilir yeni biri gelip de o yaraya, o ize, o kabuğa dokununa kadar da böyle olacak... Ben dayanamıyor olsam da zaman bana inat tüm hızıyla akıp giderken hem de...

FV 14 Eylül 2010

2 Eylül 2010

delilik üzerine...

"Korkardım eskiden delilikten, delirmekten. Ne zaman ki anladım aslında hepimiz, her birimiz, bir incecik akıl çizgisi üzerinde yürüyen cambazlarız, ne zaman ki anladım zaten zemin kaygan, en aklı başında olanımız aslında en kırılgan, rahatladım. O gün bugündür daha rahat bakar oldum deliliğe. Ürkütücü bir yabancı olmaktan çıktı delilik, tanıdığım ama evine pek uğramadığım zararsız bir kapı komşusuna dönüştü" Elif Şafak 29 Ağustos 2010 Pazar Habertürk

Bugün okuduktan sonra nihayet tek ben değilmişim böyle düşünen dedim kendime... birkaç gün önce düşünmüştüm aslında... Çevreme kim akıllı, kim deli, kim kime göre ne kadar normal ya da farklı acaba diye bakınırken... Bunu anlamanın çok zor olduğunu, herkesin kendi içinde yaşadıklarının kimine göre normal kimine göre ise normal değil şeklinde alglanabildiğini biliyordum çünkü...

Ama herkes gibi benim de dışarıdan görünen bir yüzüm vardı... o görüntü bazen değişse bezen değişmese de, içimde o incecik akıl çizgisini geçiyor muyum acaba diye sorgulamalarım çok olmuştur. Hala da olmuyor değil tabi ki... Acaba kendi kafamda çözümleyebiliyor muyum problemlerimi? Baş edebiliyor muyum tüm sorunlarımla? Yoksa bastırıyor muyum? sorularıyla korkuya kapıldığım oluyor bazen... Tek başıma baş edemediğimi, çözümleyemediğimi nasıl anlayabilirim ki? Belirtileri neler olur? Bir sınırı var mı ki bunun?

Yazıda da bahsedildiği gibi yolda ki ağaçları saymak bir belirti ise, çocukluğumda sayıyordum... kaldırım çizgilerine basmadan yürümekse, evet çocukken ben de çaba harcardım basmamak için. Arabayı düzgün park etmeye çalışmak, evden çıkmadan her şeyi düzgün, yerinde, rafında bırakmaya çalışmak hatta bu nedenle zaman zaman planladığım saatten daha geç çıkmak, çalışmaya başlamadan ortalığı, masayı düzenlemek, eğer dağınıksa çalışamayacağımı düşünmek... Bunlar o ince çizgiyi geçtiğimin, geçmek üzere olduğumun ya da çizgiye yakınlaştığımın belirtileri olabileceği gibi çocukluktan itibaren düzenli bir çocuk olarak yetiştirilmenin sonucu gelişmiş davranış örnekleri de olabilir aslında...

Gerçekten de Elif Şafak'ın yazdığı gibi o çizgi o kadar ince ki, herkes kendi çizgisini kendisi çizmeli, hatta kendisinin çizmesi gerektiğini de biliyor olmalı sanırım...

FV

büyümek...

bugünlerde çocukluğumu daha sık hatırlar, daha çok özler oldum... galiba yaşlanmanın göstergelerinden biriymiş bu... yılların nasıl geçtiğini anlamasam da, yaşımın hızla ilerliyor olmasına aldırmasam da... geri dönüp bakınca çok uzakta kaldığını görmek çocukluğunun hüzünlendiriyor beni... dün akşam İzmir fuarında yürürken kalabalığın içinde, uçmasın diye bileğime bağlanmış balonlarımı, sadece yılda bir kez fuar zamanı bindiğim lunaparktaki heyecanlarımı hatırladım... o yaşlardaki mutluluğumun ne kadar basit, ne kadar masum, ne kadar doğal olduğunu hissettim bir kez daha... annemin fuara gideceğimiz gün için yaptığı hazırlıkları hatırladım, sandviçlerimizi, sularımızı, yedek kıyafetlerimizi, o gün akşam yemeğinin bile erken yenildiğini, sokaktan eve erken girildiğini... herkesin aynı hazırlıklarla gittiği İzmir fuarı, açık kaldığı bir ay boyunca hep kalabalık olurdu. beş tane kapısı olan o kocaman fuarın kalabalığında ya kaybolursam korkusuyla annemin ya da babamın eline sımsıkı yapıştığımda ne kadar güvendeydim... ben küçükken çok büyük olan dünyamda, o pavyonları dolaşmak, internet olmadığı için haberdar olmadığımız yeni teknolojileri, son model arabaları görmek ne heyecan vericiydi... yabancı pavyonlar bir aylık fuar süresinde ilk 20 gün açıktı sadece. zaten bir gece de gez gez bitmezdi ki... o nedenle bir kez gitmek yetmezdi fuara... bir de amerika ve sovyetler birliği pavyonları gezilmeden dönülmezdi o vakitler fuardan. o yorgunlukla dönüşte otobüste uyur, hatta duraktan eve kadar yürüdüğümüz mesafede de yürürken uyumaya devam ederdim. ertesi gün erkenden arkadaşlarla kaç pavyon gezdiğimiz, hangi ülkeninkin de her birimiz farklı neler görmüşüz diye başlayan hararetli sohbetlerimiz akşama kadar devam ederdi... oysa dün akşam yürürken İzmir fuarında, baktım ki ben büyüdükçe küçülen dünyamda, fuar sadece çokkk kalabalıktı... o kalabalıkta, çocuklarına balon alan babaları, yemek yediren anneleri gördüm yine de... bilmem benim kadar mutlu muydu o çocuklar... bilmem anne babaları heyecanlı mıydı çocuklarını fuara gezmeye getirdikleri için... o çocuklar da lunaparkta ki tüm oyuncaklara binmek istiyorlar mıydı yine ağlaya zırlaya... onlar da aynı mutlulukları yaşıyorlarsa ne güzel... belki de değişen pek birşey yok, sadece ben büyüdüm...

FV