Meğer eski bir radyo programıymış kaybedenler kulübü... Oysa ben film olarak duyup da ekşi sözlüğe yazdığımda karşıma çıkana kadar bilmiyordum. Sonra okudum, okudum, okudum yazılanları... ve film hakkında yazılan olumsuz eleştiriler kadar olumluların da ardından nihayet bu akşam izleyebildim "kaybedenler kulübü"nü...
Hepimizin yaşadığı her günün içinde, sonrasında neyi kaybettiğini, ya da neyi kazandığını düşünmeye zaman ayırmadığı, zaman ayıramadığı, aklına bile getirmediği, aklına geldiğinde türlü düşüncelerle düşünmekten kendini alıkoyduğu hayatlara dair ayrıntıları yansıtan bir film olmuş "kaybedenler kulübü"...
Günlük hayatımızda caddede yürürken, markette alışveriş yaparken yanımızdan geçenlerle, taksisine bindiğimiz şoförle, derslerine girdiğimiz öğrencilerimizle, barda sigaramızı yakmak için çakmağınız aldığımız kişilerle ne kadar ortak yanımız, benzer yaşanmışlıklarımız, anılarımız, mutluluklarımız ya da üzüntülerimiz olabilir hiç düşünmeyiz... ama bir bakarsınız hepimiz aynı radyo programının içinde, benzer şekilde hüzünleniriz... benzer şekilde gülümseriz... ama bilmeyiz bunu... bizimle aynı anda gülümseyenlerin, bizimle aynı anda gözleri dolanların olduğunu o anda... işte böyle bir film "kaybedenler kulübü"... Senaryosu eski bir radyo programına dayanmakla birlikte, günümüz yaşantısından farklı hayatlardan örnekler sunması açısından oldukça iyi... Hatta bizim hiç farkında olmadığımız, farkına varamadığınız o küçük ama güzel ve etkili gündelik ayrıntılarla etkileyici... Bu ayrıntıları izlerken güldüren, hüzünlendiren, düşündüren, hatırlatan bir film... Bambaşka hayatlarda bambaşka yerlerde, belki de hiç bir zaman ortak bir noktaları olamayacak daha doğrusu olamayacağı sanılan bireylerin aslında birbirlerine ne kadar da yakın olduklarını gösterebiliyor... Filmi izlerken herkes kendini az ya da çok ama kolayca, yaşanmışlıklarıyla ya da yaşayamadıklarıyla ilgili düşünceler içerisinde bulabiliyor... Yaşamın içinde ki çekip gidebilme özgürlüğünü, ben buyum diyebilmeyi sağlayan özgüveni, pişmanlıkları, korkuları, herbimize göre farklı tanımı olan sevgiyi, aşkı ve dostluğu, sanki günlük yaşantımı sürdürüyormuşum gibi izledim iki saate yakın sürede... İşimizi, gücümüzü istediğimiz zaman Olimpos'a gidebilecek kadar özgür olabilsek her zaman (ben Kaş'a giderim tabi ki:))... Kaybedebileceğimizn farkında olmamıza rağmen "gitme, kal" diyebilsek... ya da "ben buyum" diyen özgüvenimiz, kaybettiğimizde vicdanımızla çatışmaya girmese içimizde bir yerlerde... Karşımızdakinde aşık olduğumuz her ne varsa, hep öyle aşık kalabilsek, kendimize, kendi hayatımıza benzetmeye çalışmasak... Kendi hayatımıza benzetmeye başladığımızın farkına varabilsek... diye düşünmüşüzdür bir çoğumuz bazı zamanlarda... Bunları bir filmin içine sığdırabilmiş "kaybedenler kulübü"...
Görüntü ve çekimler açısından bakıldığında, İstanbul kareleri, Kadıköy sokakları gerçekten çok hoştu... Her biri tabloymuş gibi sunulmuştu filmde. Hele ki tam olarak Olimpos'a benzetemediğim, ama "haydi Olimpos'a gidelim" diyerek çekip gittikleri o yer her neresi ise, çok güzeldi... Dalgaların kıyıya vurmasında ki güzellik, bankta ourduklarında arka plandan alınan kareler, mavilik, dinginlik etkileyiciydi... Diğer yandan bireylerin tümünün yüz ifadelerine odaklanan sahneler ve bu sahnelerden diğerlerine geçişte ki akış oldukça başarılıydı... mimiklerin, gözlerin ve tabi ki bakışların anlamını vurgulayan çekimler gayet iyiydi... yüzlerde ki ayrıntılara gereken önem verilmişti.. Ayrıntılarda netleşen kamera, arka planı flu olarak alırken o arka planda ki ayrıntılar da izlenmeye değerdi...
Müzikleri de çok hoştu... Sahnelere uygun, kimi zaman coşturan, kimi zaman hüzünlendiren, filmin akışını daha da güzelleştiren parçalardı... Ritmi ve sözleri, filmin o sahnesiyle birbirini tamamlıyordu...
Diğer yandan, benim için aynı zamanda İstanbul'u ne çok özlediğimi hissettiren bir film "kaybedenler kulübü"... Sokaklarında aşkı, mutluluğu, dostluğu, yalnızlığı, öfkeyi, huzuru.... bazen bir arada bazen de sadece birini yoğun olarak yaşadığım yoğun duygularımı hatırlatması çok güzeldi... Trio, Bahariye'nin dükkanları, Moda'ya açılan sokakları... Gecesi, gündüzü, karanlığı, aydınlığı, farklı insanlarıyla... sanki ben de filmin içindeydim izlerken...
İşte böyle bir filmdi... İzledikten sonra "hala kaybedenler kulübünde misiniz?" sorusunu sorduruyor kendinize...
Öyleyse,
... aslında herkesin bir yanı kayıptır, herkes bir yanını mutlaka kaybetmiştir; bunun içindir ki hepimiz bu kulübün zaten içindeyiz... Ya kulübe gerek yoktur, nasılsa herkes buradadır... ya da yaşadığımız bu dünya "kaybedenler kulübünün" ta kendisidir... Belki de kaybettiklerimizin yanında asıl önemli olan neleri kazandığımızdır... ve hiç düşünmemiş olsak da bugüne kadar, daha da önemli olan, kaybederken kazandıklarımızın farkında olabilmektir...
... o zaman hayatın ta kendisi değil midir "kaybedenler kulübü".... diyebilir miyiz?
kendini bilen, yaşamı seven, yaşadıklarının her birine üzülse de sevinse de bir deneyim olarak bakabilen ve bunlardan kendi payına düşeni bazen alan bazen almak istemeyen, her gün öğrenen, öğrenmek için enerjisini yitirmemeye çalışan, bu enerjiyi zaman zaman tüketen içindeki fırtınalara rağmen hala gülümseyebilen, bazen sert kabuğuna çekilip kaybolan... birisi işte...
Gilraen Telrunya
içimden geçenler... yazıya dökülenler...
3 Nisan 2011
30 Kasım 2010
bekleyiş...
Photpgrapy by İlhami Akay
bekleyiş... yüzümü güneşe verdim bu akşam yine... bir gün daha biterken, bir geceye daha adım atarken umutlu bir bekleyiş... birazdan gidecek olsa da yüzüme vuran güneşin verdiği mutluluk gülümsetiyor beni... maviye yansıyan her ışıltı umut...larımı çoğaltıyor... sonra martıya dönüyorum ve gözlerine bakıyorum... ne haber getirdin bana diye soruyorum... gökyüzünün o duru görüntüsü martıyla olan sohbetime daha bir keyif katıyor sanki... bilmiyorum bu bekleyişin nedenini, ne zaman başladığını, ne kadar süreceğini... ben burada güneş, mavi ve martılarla mutluyum nasılsa... her zaman konuşmasak da birbirimizle... suskunluğumuzla bile çok şey anlatıyoruz birbirimize... sırlarımız çoğalıyor her geçen gün... kimileri geri dönen, kimileri bu kapıdan çıkıp gittiğini hiç hatırlamayanlara dair sohbetler... içinde bazen suskunluk, bazen hırçınlık, bazen dinginlik barındıran sohbetler...
29 Kasım 2010
Hayatımın dönüm noktalarından biri... bir başlangıç... hayal etmek ve ulaşmak: scuba diving...
Neresinden başlamak gerekiyor böyle bir rüyayı anlatmaya bilmiyorum... Benim dalışa merak sarmama kadar giden bir öyküsü var belki de...
İzmir'de doğup büyümüş olmak, kendimi bildim bileli tüm yazlarımı yüzerek denizde geçirmiş olmak, bir yaz günü dünyaya gelip de her gün su içinde yaşamaya alışmaki, denizde yüzmek kadar yüzerken merakla içinde ne var diye bakınmak... büyüdükçe mavinin, denizin verdiği huzuru keşfetmek ve giderek her geçen günde artan tutkuyla bağlanmak...
Denizin üstünün ve kıyısının yetmediğin farkettiğim o datça tatilinde ilk kez snorkel ve maskeyle yüzmek ve büyülemek... sonra geçen yılların ardından marmaris tatilinde yaptığım iki deneme dalışıyla daha da büyülenmek... ve ben dalış yapmalıyım kararını vermek... ama istanbul koşullarında hayallerine ulaşamamak...
Sonra bu büyülü ve etkileyici hayallerin gerçekleşeceği o küçük sakin huzurlu Kaş'ı tanımak... ama aklimdan dalış düşüncesi geçmeksizin... üstelik bu kez de Kaş'ın çekiciliğine kapılmak... ve her gidilen yaz da yeni keşifler arayıp bulduğum Kaş'a giderek bağlanmak... Ben hep burada yaşayabilirim dediğim küçük deniz kıyısını bulduğuna inanmak... önce tandem yaparak suyun üstünden Kaş'ı seyreylemek ve aşık olmak... bu güzelliği naturablue ile yaşamak ve naturablue ailesiyle tanışmak...
İşte suyun altını da bir göreyim diye naturablue'nun kapısını çalmakla başladı 2010 yazında bu rüya... Beni deneme dalışından vazgeçiren ve 1* dalgıç olmamı sağlayan Melisa, Seçkin ve Yusuf abinin hayatıma girmesiyle değişen, farklılaşan, her günü heyecanla dolan dalış serüveni başladı. Bir haftalık tatilimin dört gününü yemeden içmeden kesilecek düzeyde sadece dalış eğitimine ayırıp, suyun altına her inişimde hem mutlu oldum hem de acaba geç mi kaldım endişesine kapıldım... ama hayat neresinden tutarsanız tutun, neresinden başlarsanız başlayın bence yaşamaya değer diyenlerdenim ben,,, önemli olan yaşanılan o anın keyfini çıkarabilmek bana göre...
Dört gün süren eğtim boyunca teknede tek tük tanıştığım arkadaşlarıma, uzaktan sohbetlerine kulak misafir olduğum gruplara baktıkça bir ben miyim acaba bu dalışa geç başlayan? diye ardı arkası gelmeyen soruları sordum kendime.... Herkes mi deneyimli dalgıçtı teknede ki? yarı şaka yarı ciddi mesleğinde kendini ispat ettiğin bir düzeye ulaşmışken, yeniden öğrenci olmak, öğretilenleri anlamamak ya da uygulamaları becerememek, daha ilk uygulamada mükemmel olamamak bazen motivasyonumu kırıyordu.... Olmayacak diyordum kendime. Diğer yanımsa sen bunu çok istiyorsun, seni hayallerinden birisi bu unutma, tabi ki kolay olmayacak diyordu... işte bu yanımı dinledim... Tatilden döndüğümde yorgun ama keyifliydim... Kaş'a ayırdığım bir haftanın bana hiç yetmediğini farketmem çok uzun zaman almadı... En yakın tatil olan 29 ekimde Kaş'ta olmalıyım kararını çoktan almıştım... Hiç bir arkadaşım benimle gelmese de tek başıma bana hayallerime ulaşma fırsatını sağlayan naturablue ile olabilirdim nasılsa... Kaş'ta dalmalıydım artık... Suyun altının keyfini çıkarma zamanıydı...
Kaş'tan döndüğüm hafta sonunda sadece ve sadece İzmir'de nerede, nasıl kimlerle dalış yapabilirim, dalış ekipmanlarını nasıl satın alabilirim, ne zaman su altı fotograf çekebilirim sorularıma cevap aramakla geçti internet başında...
29 ekime kadar her hafta Çeşme dalışlarıyla devam etti bu yeni başlangıç.. her dalış yeni bir keşif, farklı bir keyif, içimde giderek artan huzur... diğer yandan içim içime sığmıyor hissi yaratan değişik bir heyecan... akıntıya kapılmak gibiydi sanki... yatağıma uzandığında, kendimle kaldığımda, işe giderken, işten dönerken, her an her saniye içine bu heyacanı, keyifi, mutluluğu hissetmek ve sürekli dalışla ilgili planlar yapmak.... gördüklerimi, deneyimlerimi arkadaşlarımla her paylaşmamda gözlerimin içinin gülüyor olduğu konusunda sürekli olumlu geri bildirimler almak...
Hayatımda kendim için yaptığım en anlamlı şey olduğunu hissetmek... ve bu hisle içimdeki tutkunun giderek yoğunlaştığını bilmek...
Hayallerimden birine ulaşmış, gerçekleştirmiş olmanın keyfini, mutluluğunu, güzelliğini tarif edememek...
devamı gelecek... Sharm serüveni...
İzmir'de doğup büyümüş olmak, kendimi bildim bileli tüm yazlarımı yüzerek denizde geçirmiş olmak, bir yaz günü dünyaya gelip de her gün su içinde yaşamaya alışmaki, denizde yüzmek kadar yüzerken merakla içinde ne var diye bakınmak... büyüdükçe mavinin, denizin verdiği huzuru keşfetmek ve giderek her geçen günde artan tutkuyla bağlanmak...
Denizin üstünün ve kıyısının yetmediğin farkettiğim o datça tatilinde ilk kez snorkel ve maskeyle yüzmek ve büyülemek... sonra geçen yılların ardından marmaris tatilinde yaptığım iki deneme dalışıyla daha da büyülenmek... ve ben dalış yapmalıyım kararını vermek... ama istanbul koşullarında hayallerine ulaşamamak...
Sonra bu büyülü ve etkileyici hayallerin gerçekleşeceği o küçük sakin huzurlu Kaş'ı tanımak... ama aklimdan dalış düşüncesi geçmeksizin... üstelik bu kez de Kaş'ın çekiciliğine kapılmak... ve her gidilen yaz da yeni keşifler arayıp bulduğum Kaş'a giderek bağlanmak... Ben hep burada yaşayabilirim dediğim küçük deniz kıyısını bulduğuna inanmak... önce tandem yaparak suyun üstünden Kaş'ı seyreylemek ve aşık olmak... bu güzelliği naturablue ile yaşamak ve naturablue ailesiyle tanışmak...
İşte suyun altını da bir göreyim diye naturablue'nun kapısını çalmakla başladı 2010 yazında bu rüya... Beni deneme dalışından vazgeçiren ve 1* dalgıç olmamı sağlayan Melisa, Seçkin ve Yusuf abinin hayatıma girmesiyle değişen, farklılaşan, her günü heyecanla dolan dalış serüveni başladı. Bir haftalık tatilimin dört gününü yemeden içmeden kesilecek düzeyde sadece dalış eğitimine ayırıp, suyun altına her inişimde hem mutlu oldum hem de acaba geç mi kaldım endişesine kapıldım... ama hayat neresinden tutarsanız tutun, neresinden başlarsanız başlayın bence yaşamaya değer diyenlerdenim ben,,, önemli olan yaşanılan o anın keyfini çıkarabilmek bana göre...
Dört gün süren eğtim boyunca teknede tek tük tanıştığım arkadaşlarıma, uzaktan sohbetlerine kulak misafir olduğum gruplara baktıkça bir ben miyim acaba bu dalışa geç başlayan? diye ardı arkası gelmeyen soruları sordum kendime.... Herkes mi deneyimli dalgıçtı teknede ki? yarı şaka yarı ciddi mesleğinde kendini ispat ettiğin bir düzeye ulaşmışken, yeniden öğrenci olmak, öğretilenleri anlamamak ya da uygulamaları becerememek, daha ilk uygulamada mükemmel olamamak bazen motivasyonumu kırıyordu.... Olmayacak diyordum kendime. Diğer yanımsa sen bunu çok istiyorsun, seni hayallerinden birisi bu unutma, tabi ki kolay olmayacak diyordu... işte bu yanımı dinledim... Tatilden döndüğümde yorgun ama keyifliydim... Kaş'a ayırdığım bir haftanın bana hiç yetmediğini farketmem çok uzun zaman almadı... En yakın tatil olan 29 ekimde Kaş'ta olmalıyım kararını çoktan almıştım... Hiç bir arkadaşım benimle gelmese de tek başıma bana hayallerime ulaşma fırsatını sağlayan naturablue ile olabilirdim nasılsa... Kaş'ta dalmalıydım artık... Suyun altının keyfini çıkarma zamanıydı...
Kaş'tan döndüğüm hafta sonunda sadece ve sadece İzmir'de nerede, nasıl kimlerle dalış yapabilirim, dalış ekipmanlarını nasıl satın alabilirim, ne zaman su altı fotograf çekebilirim sorularıma cevap aramakla geçti internet başında...
29 ekime kadar her hafta Çeşme dalışlarıyla devam etti bu yeni başlangıç.. her dalış yeni bir keşif, farklı bir keyif, içimde giderek artan huzur... diğer yandan içim içime sığmıyor hissi yaratan değişik bir heyecan... akıntıya kapılmak gibiydi sanki... yatağıma uzandığında, kendimle kaldığımda, işe giderken, işten dönerken, her an her saniye içine bu heyacanı, keyifi, mutluluğu hissetmek ve sürekli dalışla ilgili planlar yapmak.... gördüklerimi, deneyimlerimi arkadaşlarımla her paylaşmamda gözlerimin içinin gülüyor olduğu konusunda sürekli olumlu geri bildirimler almak...
Hayatımda kendim için yaptığım en anlamlı şey olduğunu hissetmek... ve bu hisle içimdeki tutkunun giderek yoğunlaştığını bilmek...
Hayallerimden birine ulaşmış, gerçekleştirmiş olmanın keyfini, mutluluğunu, güzelliğini tarif edememek...
devamı gelecek... Sharm serüveni...
7 Kasım 2010
29 Eylül 2010
neden
Hani duygularım tükenmişti? Hani O yoktu bundan sonraki hayatımda? Hani O dünyanın öbür ucuna gitmişti? aklıma bile gelmeyecekti... Hani iş güç yoğunlaşınca onu hiç düşünmeyecektim? Hani benim hayatım O'nsuz devam edebiliyordu? Hani ben çok güçlüydüm? Hani O'na ihtiyacım yoktu benim? Hani fotografına bakınca hiç bir şey hissetiyordum?
N'oldu peki? Ne değişti? Neden son üç gündür hep aklımda? Neden içimde bir özlem duygusu var O'na karşı? Uzakta olduğunu bilsem de neden tüm yaşananlar bu özlemin önüne geçemiyor? Neden içimde aşık olma enerjisi varken, aradığım huzuru içimde bulmuşken ve yaşayabiliyorken, belki de yeniden aşık olabilirim bugünlerde duygusunu yaşarken NEDEN "O" geliyor aklıma hiç ummadığım anlarda... NERDEN çıktı bu özlemek ki şimdi???
İnsan bazen "NEDEN" sorularının içinde yok olup, kaybolup gidebilir mi hiç TÜM ÖZLEMELERİNİ BİR KENARA AYIRMIŞKEN?
28 Eylül 2010
FV
N'oldu peki? Ne değişti? Neden son üç gündür hep aklımda? Neden içimde bir özlem duygusu var O'na karşı? Uzakta olduğunu bilsem de neden tüm yaşananlar bu özlemin önüne geçemiyor? Neden içimde aşık olma enerjisi varken, aradığım huzuru içimde bulmuşken ve yaşayabiliyorken, belki de yeniden aşık olabilirim bugünlerde duygusunu yaşarken NEDEN "O" geliyor aklıma hiç ummadığım anlarda... NERDEN çıktı bu özlemek ki şimdi???
İnsan bazen "NEDEN" sorularının içinde yok olup, kaybolup gidebilir mi hiç TÜM ÖZLEMELERİNİ BİR KENARA AYIRMIŞKEN?
28 Eylül 2010
FV
14 Eylül 2010
Duygularıma noldu benim???
Son günlerde kendimi iyice duygusuz, duygulardan arınmış oldugumu, özellikle de ask ve sevgi kelimelerinin anlamsız geldigini düşünürken buluyorum... Yaşadığım askların , kendimi icinde kaybettiğim sevgilerimin su anda bana hiç bir şey ifade etmediğini hissediyorum... Artik canimi yakanin o sevgilerin, asklarin acisi degil de o gunleri o acı cektigim, nefes alirken icimin acidigi gunleri düşünmenin su anda hiç bir şey hissettirmiyor olması... Oysa güzeldi o zamanlar geceleri uykusuz geçirmek, sabahları şişmiş gözlerle uyanmak, uykuya dalamayinca kendini suyla arıtmanın kolay olduğunu sanıp da saatlerce duşun altında ağlamak, nefes alamamak...
Sanki bunları yazarken baskasından bahsediyor gibi olmak... Zaman.. Zamana bırak... Dedikleri buydu sanırım...
Ve bunca gecen zamanın ardından çevrende, yakınlarında duyduğun ask, sevgi, tutku, bağlılık sözcüklerinin hiç bir şey ifade etmiyor olması...
"Bana bir zamanlar verdigin sevgi, benim de hiç çekinmeden aldığım, sonsuzmuscasina, korkusuzca eriyip gitti, bir cocuğun elinde korumaya çalıştığı gizemli, mucizevi bir kar tanesi gibi. Geriye kalan anlamsız bir islaklik iste.Sevişme sonrası yatakta kalan islaklik gibi, göze carpmayan, kolaylıkla birakilip gidilen; yalnızlığın bir ayrıntısından başka bir şey degil.
Suların akısı, avuçlardan sızıp gitmesi tanimsiz bir acı veriyor bana. Guzel olanla birlikte çirkinin de sürekli yok olmasının yarattığı korku da diyebilirim. Gecmise duyulan özlemden soz etmiyorum; gecmis bugünden daha mutlu degildi. Zamanın durdurulamayan akısından, sürekli 'bu an'ın gecmis oluşundan duydugum o iç sızısını anlatıyorum."
"Anların, hiç varolmamız gibi birbiri ardından yitmesinin yalın hüznü söylediğim. Belki de bu yüzden hep izler istiyorum, kanayan, kabim bağlayan yaralar, belki gercek ölümler."
İste mucizevi mandarinde böyle diyor Aslı Erdogan...
Ne kadar tanıdık bana, ruhuma, fikrime, zihnimden geçenlere... İzler kayboldukca üzülüyorum ben.. Ancak onlar dokunduğu zaman kanamaya başlayan ve aslında hep orada olan yaralarım ben buyudukce iyileşiyor, ya da bedenim ve ruhum buyudukce, yaranın izi küçülüyor... Kuculdukce gorunemez hale geliyor tam olarak kaybolmasa da...
Aslinda gereksinimim var o izlere. "Bir zamanlar acı çektiğimi hatırlatmak için bile olsa gereksinim duyuyorum. Zamanın geçip gitmesine, elimde hiçbir şey bırakmadan akmasına dayanamıyorum çünkü." Ve ben o izleri gormedikce onlara ait, onlarla icice hangi duygu varsa acı, sevinç, hüzün, mutluluk, tutku, gözyaşı... Hepsini unutuyorum... Yaşanmamış gibi hissedebiliyorum...
Kim bilir yeni biri gelip de o yaraya, o ize, o kabuğa dokununa kadar da böyle olacak... Ben dayanamıyor olsam da zaman bana inat tüm hızıyla akıp giderken hem de...
FV 14 Eylül 2010
Sanki bunları yazarken baskasından bahsediyor gibi olmak... Zaman.. Zamana bırak... Dedikleri buydu sanırım...
Ve bunca gecen zamanın ardından çevrende, yakınlarında duyduğun ask, sevgi, tutku, bağlılık sözcüklerinin hiç bir şey ifade etmiyor olması...
"Bana bir zamanlar verdigin sevgi, benim de hiç çekinmeden aldığım, sonsuzmuscasina, korkusuzca eriyip gitti, bir cocuğun elinde korumaya çalıştığı gizemli, mucizevi bir kar tanesi gibi. Geriye kalan anlamsız bir islaklik iste.Sevişme sonrası yatakta kalan islaklik gibi, göze carpmayan, kolaylıkla birakilip gidilen; yalnızlığın bir ayrıntısından başka bir şey degil.
Suların akısı, avuçlardan sızıp gitmesi tanimsiz bir acı veriyor bana. Guzel olanla birlikte çirkinin de sürekli yok olmasının yarattığı korku da diyebilirim. Gecmise duyulan özlemden soz etmiyorum; gecmis bugünden daha mutlu degildi. Zamanın durdurulamayan akısından, sürekli 'bu an'ın gecmis oluşundan duydugum o iç sızısını anlatıyorum."
"Anların, hiç varolmamız gibi birbiri ardından yitmesinin yalın hüznü söylediğim. Belki de bu yüzden hep izler istiyorum, kanayan, kabim bağlayan yaralar, belki gercek ölümler."
İste mucizevi mandarinde böyle diyor Aslı Erdogan...
Ne kadar tanıdık bana, ruhuma, fikrime, zihnimden geçenlere... İzler kayboldukca üzülüyorum ben.. Ancak onlar dokunduğu zaman kanamaya başlayan ve aslında hep orada olan yaralarım ben buyudukce iyileşiyor, ya da bedenim ve ruhum buyudukce, yaranın izi küçülüyor... Kuculdukce gorunemez hale geliyor tam olarak kaybolmasa da...
Aslinda gereksinimim var o izlere. "Bir zamanlar acı çektiğimi hatırlatmak için bile olsa gereksinim duyuyorum. Zamanın geçip gitmesine, elimde hiçbir şey bırakmadan akmasına dayanamıyorum çünkü." Ve ben o izleri gormedikce onlara ait, onlarla icice hangi duygu varsa acı, sevinç, hüzün, mutluluk, tutku, gözyaşı... Hepsini unutuyorum... Yaşanmamış gibi hissedebiliyorum...
Kim bilir yeni biri gelip de o yaraya, o ize, o kabuğa dokununa kadar da böyle olacak... Ben dayanamıyor olsam da zaman bana inat tüm hızıyla akıp giderken hem de...
FV 14 Eylül 2010
2 Eylül 2010
delilik üzerine...
"Korkardım eskiden delilikten, delirmekten. Ne zaman ki anladım aslında hepimiz, her birimiz, bir incecik akıl çizgisi üzerinde yürüyen cambazlarız, ne zaman ki anladım zaten zemin kaygan, en aklı başında olanımız aslında en kırılgan, rahatladım. O gün bugündür daha rahat bakar oldum deliliğe. Ürkütücü bir yabancı olmaktan çıktı delilik, tanıdığım ama evine pek uğramadığım zararsız bir kapı komşusuna dönüştü" Elif Şafak 29 Ağustos 2010 Pazar Habertürk
Bugün okuduktan sonra nihayet tek ben değilmişim böyle düşünen dedim kendime... birkaç gün önce düşünmüştüm aslında... Çevreme kim akıllı, kim deli, kim kime göre ne kadar normal ya da farklı acaba diye bakınırken... Bunu anlamanın çok zor olduğunu, herkesin kendi içinde yaşadıklarının kimine göre normal kimine göre ise normal değil şeklinde alglanabildiğini biliyordum çünkü...
Ama herkes gibi benim de dışarıdan görünen bir yüzüm vardı... o görüntü bazen değişse bezen değişmese de, içimde o incecik akıl çizgisini geçiyor muyum acaba diye sorgulamalarım çok olmuştur. Hala da olmuyor değil tabi ki... Acaba kendi kafamda çözümleyebiliyor muyum problemlerimi? Baş edebiliyor muyum tüm sorunlarımla? Yoksa bastırıyor muyum? sorularıyla korkuya kapıldığım oluyor bazen... Tek başıma baş edemediğimi, çözümleyemediğimi nasıl anlayabilirim ki? Belirtileri neler olur? Bir sınırı var mı ki bunun?
Yazıda da bahsedildiği gibi yolda ki ağaçları saymak bir belirti ise, çocukluğumda sayıyordum... kaldırım çizgilerine basmadan yürümekse, evet çocukken ben de çaba harcardım basmamak için. Arabayı düzgün park etmeye çalışmak, evden çıkmadan her şeyi düzgün, yerinde, rafında bırakmaya çalışmak hatta bu nedenle zaman zaman planladığım saatten daha geç çıkmak, çalışmaya başlamadan ortalığı, masayı düzenlemek, eğer dağınıksa çalışamayacağımı düşünmek... Bunlar o ince çizgiyi geçtiğimin, geçmek üzere olduğumun ya da çizgiye yakınlaştığımın belirtileri olabileceği gibi çocukluktan itibaren düzenli bir çocuk olarak yetiştirilmenin sonucu gelişmiş davranış örnekleri de olabilir aslında...
Gerçekten de Elif Şafak'ın yazdığı gibi o çizgi o kadar ince ki, herkes kendi çizgisini kendisi çizmeli, hatta kendisinin çizmesi gerektiğini de biliyor olmalı sanırım...
FV
Bugün okuduktan sonra nihayet tek ben değilmişim böyle düşünen dedim kendime... birkaç gün önce düşünmüştüm aslında... Çevreme kim akıllı, kim deli, kim kime göre ne kadar normal ya da farklı acaba diye bakınırken... Bunu anlamanın çok zor olduğunu, herkesin kendi içinde yaşadıklarının kimine göre normal kimine göre ise normal değil şeklinde alglanabildiğini biliyordum çünkü...
Ama herkes gibi benim de dışarıdan görünen bir yüzüm vardı... o görüntü bazen değişse bezen değişmese de, içimde o incecik akıl çizgisini geçiyor muyum acaba diye sorgulamalarım çok olmuştur. Hala da olmuyor değil tabi ki... Acaba kendi kafamda çözümleyebiliyor muyum problemlerimi? Baş edebiliyor muyum tüm sorunlarımla? Yoksa bastırıyor muyum? sorularıyla korkuya kapıldığım oluyor bazen... Tek başıma baş edemediğimi, çözümleyemediğimi nasıl anlayabilirim ki? Belirtileri neler olur? Bir sınırı var mı ki bunun?
Yazıda da bahsedildiği gibi yolda ki ağaçları saymak bir belirti ise, çocukluğumda sayıyordum... kaldırım çizgilerine basmadan yürümekse, evet çocukken ben de çaba harcardım basmamak için. Arabayı düzgün park etmeye çalışmak, evden çıkmadan her şeyi düzgün, yerinde, rafında bırakmaya çalışmak hatta bu nedenle zaman zaman planladığım saatten daha geç çıkmak, çalışmaya başlamadan ortalığı, masayı düzenlemek, eğer dağınıksa çalışamayacağımı düşünmek... Bunlar o ince çizgiyi geçtiğimin, geçmek üzere olduğumun ya da çizgiye yakınlaştığımın belirtileri olabileceği gibi çocukluktan itibaren düzenli bir çocuk olarak yetiştirilmenin sonucu gelişmiş davranış örnekleri de olabilir aslında...
Gerçekten de Elif Şafak'ın yazdığı gibi o çizgi o kadar ince ki, herkes kendi çizgisini kendisi çizmeli, hatta kendisinin çizmesi gerektiğini de biliyor olmalı sanırım...
FV
büyümek...
bugünlerde çocukluğumu daha sık hatırlar, daha çok özler oldum... galiba yaşlanmanın göstergelerinden biriymiş bu... yılların nasıl geçtiğini anlamasam da, yaşımın hızla ilerliyor olmasına aldırmasam da... geri dönüp bakınca çok uzakta kaldığını görmek çocukluğunun hüzünlendiriyor beni... dün akşam İzmir fuarında yürürken kalabalığın içinde, uçmasın diye bileğime bağlanmış balonlarımı, sadece yılda bir kez fuar zamanı bindiğim lunaparktaki heyecanlarımı hatırladım... o yaşlardaki mutluluğumun ne kadar basit, ne kadar masum, ne kadar doğal olduğunu hissettim bir kez daha... annemin fuara gideceğimiz gün için yaptığı hazırlıkları hatırladım, sandviçlerimizi, sularımızı, yedek kıyafetlerimizi, o gün akşam yemeğinin bile erken yenildiğini, sokaktan eve erken girildiğini... herkesin aynı hazırlıklarla gittiği İzmir fuarı, açık kaldığı bir ay boyunca hep kalabalık olurdu. beş tane kapısı olan o kocaman fuarın kalabalığında ya kaybolursam korkusuyla annemin ya da babamın eline sımsıkı yapıştığımda ne kadar güvendeydim... ben küçükken çok büyük olan dünyamda, o pavyonları dolaşmak, internet olmadığı için haberdar olmadığımız yeni teknolojileri, son model arabaları görmek ne heyecan vericiydi... yabancı pavyonlar bir aylık fuar süresinde ilk 20 gün açıktı sadece. zaten bir gece de gez gez bitmezdi ki... o nedenle bir kez gitmek yetmezdi fuara... bir de amerika ve sovyetler birliği pavyonları gezilmeden dönülmezdi o vakitler fuardan. o yorgunlukla dönüşte otobüste uyur, hatta duraktan eve kadar yürüdüğümüz mesafede de yürürken uyumaya devam ederdim. ertesi gün erkenden arkadaşlarla kaç pavyon gezdiğimiz, hangi ülkeninkin de her birimiz farklı neler görmüşüz diye başlayan hararetli sohbetlerimiz akşama kadar devam ederdi... oysa dün akşam yürürken İzmir fuarında, baktım ki ben büyüdükçe küçülen dünyamda, fuar sadece çokkk kalabalıktı... o kalabalıkta, çocuklarına balon alan babaları, yemek yediren anneleri gördüm yine de... bilmem benim kadar mutlu muydu o çocuklar... bilmem anne babaları heyecanlı mıydı çocuklarını fuara gezmeye getirdikleri için... o çocuklar da lunaparkta ki tüm oyuncaklara binmek istiyorlar mıydı yine ağlaya zırlaya... onlar da aynı mutlulukları yaşıyorlarsa ne güzel... belki de değişen pek birşey yok, sadece ben büyüdüm...
FV
FV
29 Ağustos 2010
günün sonunda ki yalnızlıklar
her günün bitiminde
çevremde ki onca kalabalığa rağmen
yalnız olduğumu hissediyorum...
bunun adı büyümek mi, yaşlanmak mı
yoksa yorulmak mı yaşamaktan...
düşünüyorum...
bekliyorum...
arıyorum...
yaşıyorum...
tıpkı aslında kimi beklediğini bilmeyen,
ama beklemekten asla vazgeçmeyen bir fener gibi...
bazen yanıma gelenler farketmiyor bile varlığımı,
bazen de ben farketmiyorum yanıbaşımda varolduklarını...
tıpkı her yanı kalabalık
ama her biri kendi içinde yapayalnız insanların ortasında
en az onlar kadar yalnız bir fener gibi...
FV
28.08.2010
çevremde ki onca kalabalığa rağmen
yalnız olduğumu hissediyorum...
bunun adı büyümek mi, yaşlanmak mı
yoksa yorulmak mı yaşamaktan...
düşünüyorum...
bekliyorum...
arıyorum...
yaşıyorum...
tıpkı aslında kimi beklediğini bilmeyen,
ama beklemekten asla vazgeçmeyen bir fener gibi...
bazen yanıma gelenler farketmiyor bile varlığımı,
bazen de ben farketmiyorum yanıbaşımda varolduklarını...
tıpkı her yanı kalabalık
ama her biri kendi içinde yapayalnız insanların ortasında
en az onlar kadar yalnız bir fener gibi...
FV
28.08.2010
15 Ağustos 2010
Tarsus
Hani bazı seyahatlar vardır plansız, hesapsız... Öylesine düşersiniz yola... Sonra dersiniz ki iyi ki gelmişim... En huzur bulduğunuz, keyif aldığınız seyahatlerdir bunlar... İşte bunlardan birini geçtiğimiz hafta yaşadım... Bir kez daha plansız seyahatlerin ne kadar keyif verici olduğunu anlamış oldum böylece...
İzine ayrılırken çok fazla planım yoktu... Tarsuslu arkadaşım ve annesinin ısrarları ise uzun süreden beri vardı...İşyerinden eski öğrencimiz, şimdi ise asistan olan arkadaşımızın nikahı burada, düğünü Tarsus'ta olacaktı... İşte böyle bir bahaneyle düştük yollara...
Tüm Türkiye'nin sıcaktan kavrulduğu günlerde sımsıcak güneşin altında, yüzünü güneşe dönmüş ayçiçeklerini seyrederek, masmavi gökyüzüne bakarak, bazen yemyeşil pancar ve mısır tarlalarının eşliğinde, bazen de boz topraklar ve üzerinde yaşama sarılmış sayılı ağaçlarla birlikte, küçüklüğümüzde hadi bir ev çiz bakalım denildiğinde çizdiğimiz küçük kapılı ve pencereli, önünde bir ya da iki ağacın bulunduğu bahçesinin çitle çevrildiği, kırmızı kiremitlerle yapılmış çatısının güneş ve tozdan rengini yitirdiği kutu gibi evlerin bulunduğu köylerden geçerek ulaştığımız torosların ardında bekliyordu bizi Tarsus... Çukurova yöresine daha önceki yıllarda gitmiştim farklı nedenlerle... Ama Tarsus'u gezme, görme fırsatım olmamıştı.... Bu nedenle her zaman olduğu gibi yeni bir yer görecek, yeni keşifler, yeni gözlemler yapacak olmanın heyecanı vardı içimde..
Tarsus'a vardığımızda en az havası kadar sıcak olan güleryüzlü insanları karşıladı bizi... ve benim Tarsus tanımım şöyle oldu ardından; "gidip geldikten sonra izmir hiç sıcak değilmiş aslında dediğim, hatta bu nedenle çevremdekilerle ısrarlı tartışmalara girdiğim, aynı zamanda havası kadar ınsanlarının da sıcak olduğu yer"...
Tarsus nem oranının çok yüksek olması nedeniyle hava sıcaklığının fazlasıyla yüksek hissedildiği bir iklime sahip... Özelikle de klimali ortamdan çıktığınızda kendinizi arka tarafında yanan ateşini görmediğiniz bir fırına girmiş gibi hissediyorsunuz. Tüm vücudunuzun sanki bir sıcak hava kütlesi tarafından sarılmış olduğu hissiyle nefesinizin daraldığını hissedebilirsiniz... bu nedenle sürekli klimalı ortamda bulunma gereksinimi duyuyorsunuz. ki ben her zaman oluşturduğu yapay iklim nedeniyle klimalı ortamlardan nefret etsem de -aynı zamanda klimanın allerjik olan yapıma olumsuz katkıları nedeniyle tabi ki- ve sıcaktan rahatsız olmayan biri olduğumu savunsam da hayatımda ilk kez gece bile klimalı ortamda uyumak zorunda kaldım... bu sıcak, bunaltıcı ve vücudunuzu her daim üzerinde bir tabaka varmış gibi hissettiren nem sayesinde, suyun altında bir yaşam olabilir mi acaba diye düşüncelere kapılabiliyorsunuz zaman zaman. Çarşıya çıktığınızda ise karşılaştığınız insan kalabalığı nedeniyle bu sıcağın sanki hiç kimseyi etkilemediğini de düşünebilirsiniz tabi... İnsanın doğası gereği yaşadığı iklime uyum sağladığının örneklerini oluşturuyor tabi ki bu insanlar... bu nedenle ki yine de mutlaka gidilmesi, gezilmesi, görülmesi gereken bir yer Tarsus...
Şehrin altında henüz gün yüzüne çıkarılmamış bir tarih yatıyor... Kazıları farklı farklı bölgelerde başlamış olmakla birlikte tamamlanması yıllar sürecek gibi görünüyor ya da mevcut sehri ayrı bir yere taşımak gerekiyor öncelikle sanırım... Farklı amaçlarla kazılar yapılırken ortaya çıkan şehr kalıntılarına rastlayabiliyorsunuz şehir içinde... Yıllar boyu ülke dışına kaçırılan tarihi serlerin olduğundan söz ediliyor... Tarihi açıdan en önemli yönü tüm dinler için önemli bir yere sahip bir bölge burası... Belki de bu nedenle insanları da kendi dinlerini, kendi kültürlerini yasamanın yani sıra aynı zamanda kültürlerini paylaşabiliyorlar da... Eshab-ı kehf, Saint Paul kuyusu ve kilisesi, Hz Danyal'in mezarı, Bilal Habeşi mescidi bu anlamda görülebilecek yerler...
İnsanlık tarihi kadar eski bir tarihe sahip Tarsus'ta diğer bir öykü de yılanların şahı anlamına gelen Şahmeran'ın öyküsü... şahlarının öldüğünü bilmeyen ve günün birinde öğrendiklerinde yılanların basacağı şehir olarak biliniyor Tarsus... Vücudunun üst bölümü insan, alt bölümü yılan olan Şahmaran'ın kılıçla kesilerek öldürüldüğü rivayet edilen hamam beyaza boyanmış ve adı yeni hamam olarak değişirilmiş olarak hala kullanılıyor... (efsane farklı şekilerde anlatılmakla birlikte http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eahmeran yararlı olabilir)
Yenilenen ve turistik amaçlı hediyelik eşya satışı yapılan dükkanların bulunduğu -bu dükkanlar kadın dayanışma ve desteğini salamak amacıyla özellikle kadın esnaflara yönelik hazırlanmış- iki kapısının üstünde de bulunan kaşık simgelerinin isim verdiği kırkkaşık bedesteni, bahçesinde hala her saat başı saati bildiren bir saat kulesi olan tarihi Ulu camisi, zamanında deniz kenarında olan ve büyük gemilerin yanaştığı söylenen ve kentin giriş kapılarından biri olan, aynı zamanda Mısır'ın ünlü Kraliçesi Kleopatra'nın sevgilisi Romalı Antonyus ile Tarsus'ta buluşmak üzere geldiğinde şehre girdiği, Kleopatra kapısı, bir kısmı yenilenerek turistik amaçlı kafelere çevrilmiş eski evleri ve sokakları, 1800'lü yıllardan günümüze kadar eğitim yapılan Tarsus Amerikan Koleji'nin muhteşem tarihi yapısı mutlaka görülmesi gerekenler...
Tarsus'un tarihi evlerinin bulunduğu eski sokaklarında gezerken ve fotograf çekerken bambaşka dünyalara gidiyorsunuz... En eski mahallelerinden biri olan Cami-i Nur mahallesinin sokaklarında ki bazı evler İzmir'de ki eski göçmen mahallelerini ve buralarda ki tek katlı, büyük kapılı, avlulu evlerini hatırlattı bana...geniş avlularına girdiğinizde renk cümbüşü içerisinde birbirine karışmış ortanca tenekelerinin olduğu evleri... Bu mahallede hala sıcak komşuluk ilişkilerinin sürdüğünü izlemek, balkondan balkona sohbetleri dinlemek, birbirine yemek gönderen insanların olduğunu hatırlamak, avlusundan içeri girdiğinizde kireç badanalı duvarları görmek, sokaklarında koşturan kir pas içindeki çocukların neşesini paylaşmak, herkesin tanıdığı ve herkesi tanıyan güleryüzlü şalgam suyu satıcısının yıllardır hep aynı köşede olduğunu öğrenmek, önünden geçerken sessiz duruşuna tanıklık ettiğiniz ne zaman terk edildiği belirsiz o eski evlerin zincir vurulmuş kapılarının ardındaki çığlıkları, kahkahaları, ağlamaları, şarkıları hayal edebilmek, mutlaka bir bölümü harabe haline dönmüş ama her yanı tarih kokan ama hala içerisinde her biri diğerinden farklı yaşamların sürdüğü evlerin kocaman ahşap kapılarının önünde bakışlarında anlatılamayacak kadar uzun hikayeleri olan yaşlı teyzeleri görmek, yaşadığım büyükşehirde artık göremediğim, yaşayamadığım güzellikleri hatırlatırken bana, diğer bir yandan da yüzümde kendiliğinden oluşan o buruk gülümseyi hissettim ...
(Tarsus evlerinin mimarisi hakkında http://www.tarsuslulardernegi.com/tr/evler.html incelenebilir)
Bulunduğu topraklara sanki her zaman güzellik ve huzur getirme görevi varmış gibi düşündüğüm su, Tarsus şelalesinde de bu görevini muhteşem bir şekilde yerine getiriyordu... sesiyle, görüntüsüyle huzur veren bir yer olarak tanımlanabilir Tarsus şelalesi... Anlatılan olumsuzlukların ardından çevre düzenlemesi yapılmış ve gidip semaverle çayınızı içebileceginiz mekanları mevcut hale getirilmiş şelale çevresinin... Yine diğer bir suya yakın komşuluk kurabileceğiniz alan ise Tarsus barajının etrafında yapılmış piknik alanları... Hem pikniğinizi yapabilir, hem de çocuklarınızın top peşinde koşmasına fırsat yaratabilirsiniz burada... dileyen mangal keyfini de yapabiliyor... gelenlerin birbirini rahatsız etmeyeceği şekilde düzenlemesi yapılaak kullanışlı bir ortam haline getirilmiş... Böylece eskiden anlatılan korkutucu, rahatsız edici, güvensiz ortam görünümünden uzaklaşmış...
Yemek kültürü de içinde barındırdığı tüm kültürler gibi oldukça çeşitli bu bölgenin... Bol baharat, özellikle kimyon ve nar eksisi kullanımı ile müthiş lezzetler elde ediyorlar. Et tüketimi fazla olmakla birlikte girit kültürü sayesinde ot ve sebzeleri de bilen insanlarla da karşılaşıyorsunuz... Şişte yapılan ciğeri, fındık lahmacunları ve salgam en az anlatıldığı kadar lezzetliydi... Kelesoglu baklavasının, irmik ve bol antep fıstığı ile yapılarak bembeyaz köpükle kaplı ramazan ayına özel kerebiç tatlısının, adana usulü sergilenerek satılan taş kadayıf ve diğer tatlılarının, cezeryelerinin de tadina da bakılması gerekiyor...
Plansız programsız bir şekilde gittiğim, orada bulunduğum zaman süresince yemekleri, insanları, tarihiyle, evleri ve sokaklarıyla zaman zaman Antakya-Hatay zaman zaman İzmir kültürüne benzettiğim, gidip görmekten mutluluk duyduğum, sokaklarında yürürken huzur buldugum bir yer oldu Tarsus benim için...
Son olarak; şimdiye kadar bir çok film ve dizi için ev sahipliği yapmış olduğunu öğrendiğim Tarsus'un eski mahallelerinin kimi daracık, kimi çıkmaz olan sokaklarında, bu günlerde kurtlar vadisinin yeni bir sinema filmi çekilmekteymiş ... Bu nedenle duvarlarda, kapılarda arapça yazılar, filistin bayrakları göze çarpmaktadır.
İzine ayrılırken çok fazla planım yoktu... Tarsuslu arkadaşım ve annesinin ısrarları ise uzun süreden beri vardı...İşyerinden eski öğrencimiz, şimdi ise asistan olan arkadaşımızın nikahı burada, düğünü Tarsus'ta olacaktı... İşte böyle bir bahaneyle düştük yollara...
Tüm Türkiye'nin sıcaktan kavrulduğu günlerde sımsıcak güneşin altında, yüzünü güneşe dönmüş ayçiçeklerini seyrederek, masmavi gökyüzüne bakarak, bazen yemyeşil pancar ve mısır tarlalarının eşliğinde, bazen de boz topraklar ve üzerinde yaşama sarılmış sayılı ağaçlarla birlikte, küçüklüğümüzde hadi bir ev çiz bakalım denildiğinde çizdiğimiz küçük kapılı ve pencereli, önünde bir ya da iki ağacın bulunduğu bahçesinin çitle çevrildiği, kırmızı kiremitlerle yapılmış çatısının güneş ve tozdan rengini yitirdiği kutu gibi evlerin bulunduğu köylerden geçerek ulaştığımız torosların ardında bekliyordu bizi Tarsus... Çukurova yöresine daha önceki yıllarda gitmiştim farklı nedenlerle... Ama Tarsus'u gezme, görme fırsatım olmamıştı.... Bu nedenle her zaman olduğu gibi yeni bir yer görecek, yeni keşifler, yeni gözlemler yapacak olmanın heyecanı vardı içimde..
Tarsus'a vardığımızda en az havası kadar sıcak olan güleryüzlü insanları karşıladı bizi... ve benim Tarsus tanımım şöyle oldu ardından; "gidip geldikten sonra izmir hiç sıcak değilmiş aslında dediğim, hatta bu nedenle çevremdekilerle ısrarlı tartışmalara girdiğim, aynı zamanda havası kadar ınsanlarının da sıcak olduğu yer"...
Tarsus nem oranının çok yüksek olması nedeniyle hava sıcaklığının fazlasıyla yüksek hissedildiği bir iklime sahip... Özelikle de klimali ortamdan çıktığınızda kendinizi arka tarafında yanan ateşini görmediğiniz bir fırına girmiş gibi hissediyorsunuz. Tüm vücudunuzun sanki bir sıcak hava kütlesi tarafından sarılmış olduğu hissiyle nefesinizin daraldığını hissedebilirsiniz... bu nedenle sürekli klimalı ortamda bulunma gereksinimi duyuyorsunuz. ki ben her zaman oluşturduğu yapay iklim nedeniyle klimalı ortamlardan nefret etsem de -aynı zamanda klimanın allerjik olan yapıma olumsuz katkıları nedeniyle tabi ki- ve sıcaktan rahatsız olmayan biri olduğumu savunsam da hayatımda ilk kez gece bile klimalı ortamda uyumak zorunda kaldım... bu sıcak, bunaltıcı ve vücudunuzu her daim üzerinde bir tabaka varmış gibi hissettiren nem sayesinde, suyun altında bir yaşam olabilir mi acaba diye düşüncelere kapılabiliyorsunuz zaman zaman. Çarşıya çıktığınızda ise karşılaştığınız insan kalabalığı nedeniyle bu sıcağın sanki hiç kimseyi etkilemediğini de düşünebilirsiniz tabi... İnsanın doğası gereği yaşadığı iklime uyum sağladığının örneklerini oluşturuyor tabi ki bu insanlar... bu nedenle ki yine de mutlaka gidilmesi, gezilmesi, görülmesi gereken bir yer Tarsus...
Şehrin altında henüz gün yüzüne çıkarılmamış bir tarih yatıyor... Kazıları farklı farklı bölgelerde başlamış olmakla birlikte tamamlanması yıllar sürecek gibi görünüyor ya da mevcut sehri ayrı bir yere taşımak gerekiyor öncelikle sanırım... Farklı amaçlarla kazılar yapılırken ortaya çıkan şehr kalıntılarına rastlayabiliyorsunuz şehir içinde... Yıllar boyu ülke dışına kaçırılan tarihi serlerin olduğundan söz ediliyor... Tarihi açıdan en önemli yönü tüm dinler için önemli bir yere sahip bir bölge burası... Belki de bu nedenle insanları da kendi dinlerini, kendi kültürlerini yasamanın yani sıra aynı zamanda kültürlerini paylaşabiliyorlar da... Eshab-ı kehf, Saint Paul kuyusu ve kilisesi, Hz Danyal'in mezarı, Bilal Habeşi mescidi bu anlamda görülebilecek yerler...
İnsanlık tarihi kadar eski bir tarihe sahip Tarsus'ta diğer bir öykü de yılanların şahı anlamına gelen Şahmeran'ın öyküsü... şahlarının öldüğünü bilmeyen ve günün birinde öğrendiklerinde yılanların basacağı şehir olarak biliniyor Tarsus... Vücudunun üst bölümü insan, alt bölümü yılan olan Şahmaran'ın kılıçla kesilerek öldürüldüğü rivayet edilen hamam beyaza boyanmış ve adı yeni hamam olarak değişirilmiş olarak hala kullanılıyor... (efsane farklı şekilerde anlatılmakla birlikte http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eahmeran yararlı olabilir)
Yenilenen ve turistik amaçlı hediyelik eşya satışı yapılan dükkanların bulunduğu -bu dükkanlar kadın dayanışma ve desteğini salamak amacıyla özellikle kadın esnaflara yönelik hazırlanmış- iki kapısının üstünde de bulunan kaşık simgelerinin isim verdiği kırkkaşık bedesteni, bahçesinde hala her saat başı saati bildiren bir saat kulesi olan tarihi Ulu camisi, zamanında deniz kenarında olan ve büyük gemilerin yanaştığı söylenen ve kentin giriş kapılarından biri olan, aynı zamanda Mısır'ın ünlü Kraliçesi Kleopatra'nın sevgilisi Romalı Antonyus ile Tarsus'ta buluşmak üzere geldiğinde şehre girdiği, Kleopatra kapısı, bir kısmı yenilenerek turistik amaçlı kafelere çevrilmiş eski evleri ve sokakları, 1800'lü yıllardan günümüze kadar eğitim yapılan Tarsus Amerikan Koleji'nin muhteşem tarihi yapısı mutlaka görülmesi gerekenler...
Tarsus'un tarihi evlerinin bulunduğu eski sokaklarında gezerken ve fotograf çekerken bambaşka dünyalara gidiyorsunuz... En eski mahallelerinden biri olan Cami-i Nur mahallesinin sokaklarında ki bazı evler İzmir'de ki eski göçmen mahallelerini ve buralarda ki tek katlı, büyük kapılı, avlulu evlerini hatırlattı bana...geniş avlularına girdiğinizde renk cümbüşü içerisinde birbirine karışmış ortanca tenekelerinin olduğu evleri... Bu mahallede hala sıcak komşuluk ilişkilerinin sürdüğünü izlemek, balkondan balkona sohbetleri dinlemek, birbirine yemek gönderen insanların olduğunu hatırlamak, avlusundan içeri girdiğinizde kireç badanalı duvarları görmek, sokaklarında koşturan kir pas içindeki çocukların neşesini paylaşmak, herkesin tanıdığı ve herkesi tanıyan güleryüzlü şalgam suyu satıcısının yıllardır hep aynı köşede olduğunu öğrenmek, önünden geçerken sessiz duruşuna tanıklık ettiğiniz ne zaman terk edildiği belirsiz o eski evlerin zincir vurulmuş kapılarının ardındaki çığlıkları, kahkahaları, ağlamaları, şarkıları hayal edebilmek, mutlaka bir bölümü harabe haline dönmüş ama her yanı tarih kokan ama hala içerisinde her biri diğerinden farklı yaşamların sürdüğü evlerin kocaman ahşap kapılarının önünde bakışlarında anlatılamayacak kadar uzun hikayeleri olan yaşlı teyzeleri görmek, yaşadığım büyükşehirde artık göremediğim, yaşayamadığım güzellikleri hatırlatırken bana, diğer bir yandan da yüzümde kendiliğinden oluşan o buruk gülümseyi hissettim ...
(Tarsus evlerinin mimarisi hakkında http://www.tarsuslulardernegi.com/tr/evler.html incelenebilir)
Bulunduğu topraklara sanki her zaman güzellik ve huzur getirme görevi varmış gibi düşündüğüm su, Tarsus şelalesinde de bu görevini muhteşem bir şekilde yerine getiriyordu... sesiyle, görüntüsüyle huzur veren bir yer olarak tanımlanabilir Tarsus şelalesi... Anlatılan olumsuzlukların ardından çevre düzenlemesi yapılmış ve gidip semaverle çayınızı içebileceginiz mekanları mevcut hale getirilmiş şelale çevresinin... Yine diğer bir suya yakın komşuluk kurabileceğiniz alan ise Tarsus barajının etrafında yapılmış piknik alanları... Hem pikniğinizi yapabilir, hem de çocuklarınızın top peşinde koşmasına fırsat yaratabilirsiniz burada... dileyen mangal keyfini de yapabiliyor... gelenlerin birbirini rahatsız etmeyeceği şekilde düzenlemesi yapılaak kullanışlı bir ortam haline getirilmiş... Böylece eskiden anlatılan korkutucu, rahatsız edici, güvensiz ortam görünümünden uzaklaşmış...
Yemek kültürü de içinde barındırdığı tüm kültürler gibi oldukça çeşitli bu bölgenin... Bol baharat, özellikle kimyon ve nar eksisi kullanımı ile müthiş lezzetler elde ediyorlar. Et tüketimi fazla olmakla birlikte girit kültürü sayesinde ot ve sebzeleri de bilen insanlarla da karşılaşıyorsunuz... Şişte yapılan ciğeri, fındık lahmacunları ve salgam en az anlatıldığı kadar lezzetliydi... Kelesoglu baklavasının, irmik ve bol antep fıstığı ile yapılarak bembeyaz köpükle kaplı ramazan ayına özel kerebiç tatlısının, adana usulü sergilenerek satılan taş kadayıf ve diğer tatlılarının, cezeryelerinin de tadina da bakılması gerekiyor...
Plansız programsız bir şekilde gittiğim, orada bulunduğum zaman süresince yemekleri, insanları, tarihiyle, evleri ve sokaklarıyla zaman zaman Antakya-Hatay zaman zaman İzmir kültürüne benzettiğim, gidip görmekten mutluluk duyduğum, sokaklarında yürürken huzur buldugum bir yer oldu Tarsus benim için...
Son olarak; şimdiye kadar bir çok film ve dizi için ev sahipliği yapmış olduğunu öğrendiğim Tarsus'un eski mahallelerinin kimi daracık, kimi çıkmaz olan sokaklarında, bu günlerde kurtlar vadisinin yeni bir sinema filmi çekilmekteymiş ... Bu nedenle duvarlarda, kapılarda arapça yazılar, filistin bayrakları göze çarpmaktadır.
19 Temmuz 2010
güçlü olmak diye başladı bu yazı... kendini bilmekle sonlandı...
Güçlü kadın olmak... Olabilmek... Bazen ben güçlü değilim ki demek... Ya da yaşananlara yıllar sonra dönüp baktığında ben ne kadar da güçlü bir kadınmışım demek....
Ama hiç bir zaman şöyle demedim ben: "hayır şimdi değil daha sonra güçlü olurum"... (A. Erdoğan, Hayatın sonsuzluğunda, 2005)
Hiç ayrilamam sandığım doğup büyüdüğüm sehirden ayrılınca fark ettim güçlü olmam gerektiğini... Bambaşka bir sehirde... Koskocaman bir sehirde... İnsanların ruhunu kaybettiği... Kimliğini kaybettiği... Duygularını kaybettiği o sehirde sadece bana alt olan evimde yalnız kaldığım gecelerde öğrendim... Akademik kariyer denen kimilerine göre hayatın tek hedefi, benim içinse mesleğim için gerekli olan eğitimimin bir parçası için sürüklenmiştim yasamayı hiç planlamadığım o şehre... belki de bilinçaltımda ya karşısında dik duramazsam diye barınan korkularım nedeniyle... Nerden bilebilirdim ki insanın hayatını aslında kendisinin tek basına belirleyemediğini... Nerden bilebilirdim ki o farklı başlangıçların beni bambaşka bir ben olmaya götüreceğini....
Güçlü kadın oldugumu gösterdi o sehir bana... Ve ayrılırken o sehirden yedi yıl öncesinde ki bana şöyle bir gülümseyerek baktım sadece...
Acıyan yaralarımla başetmeye çalıştığım, sabahlarına uyanmak istemediğim, nefes alamadığım, ağladığım ya da çok istesem de ağlayamadığım, sadece sızıp kaldığım o gecelerde hayatla başetmeyi öğrendim ben aslında... Kimse olmadan iyileşen o yaralar, bana hiç kimse olmadan ayakta durabilmeyi öğretti... Yaraların izlerine bakınca bunları tek basıma iyileştirdim ben diyebilmeyi öğretti... Hem de o yarayı kim acmıştı, kim daha derinlestirmisti diye sorgulamadan ne kendimi ne de onları...
güçlendikçe yalnızlığıma sarıldım... yalnızlaştıkça güçlendim... hayatıma yeni insanları almakta her geçen gün giderek daha da zorlandığımı hissetmeye başladım... kimi zaman benim yeni baştan benzer acıları yaşamamam için kendi içimde yarattığım ve belki de aslnda kendime karşıma olsa da görünür de onlara karşı hissettiğim güvensizlik, kimi zaman da onların benim dünyamda yer almak için gösterdileri acelecilik engelledi bizi. bazen yalnızlığımı içinde sakladığım duvarlarım dışardan sapasağlam, yüksek, aşılması zor, atlaması mümkün olunmayan ve sanki hiç kapısı olmayan, sanki benim içinden çıkmayı istemediğim bir şato gibi göründü kimlerine... o kasvetli yükseklik korku verdi belki de... nasıl aşılabilirdi ki bu duvarlar? sadece içeridekini korumak için yapılmış olduğu kimsenin aklına gelmiyor belki de... ya da ben öyle olduğunu gösteremiyordum... çok memnundum belki de şatomdan...
ne de olsa kolay olmamıştı onu yaratabilmek bir başıma... farklı düzeylerde, farklı yapılarında, farklı aşamalarında katkısı olan çok kişi vardı elbette... zaman zaman beni engelledikleri düşünsem de, şatomu yıkacaklarına inansam da aslında her birinin güç kattığını yıllar sonra anladığım yaşanmışlıklar...
şimdi kimi zaman içinde çok şatafatlı bir yaşantım var diye düşünüyor bazıları... hep böyle olduğumu düşünenler de var... o şatonun içinden hiç dışarı çıkmamışım gibi... ya da o kadar çekici bir şato görüntüsü var ki sanki herkesi davet ediyormuş gibi içinde gezinti yapmaya gibi görenler de var...
aslında kimsenin bir şeyler görmesi gerekmiyor... görmek için de bakmamalılar asla... görmeye çalıştıkça duvarlar yükseliyor giderek.
duvarların bazen ben istediğim için bazen de farkında olmadan yükseldiğini hissettiğim günlerde; yükselen her duvarla birlikte bireyselleştiğimi, bencilleştiğimi ve asıl benden uzaklaştığımı düşündüm... kendimi tanıyamama korkusuna kapıldım... kendime döndüm... bu kez şatonun kapılarını gerçekten görünmez yapmıştım... bilerek... isteyerek... düşündüm, okudum, yazdım yaşadıklarımı, hissettiklerimi günlerce... sonra beni inceledim şöyle dışardan bakarak... nerdeyim, kimim, nasıl geldim, nereye gitmek istiyorum.... neleri istemiyorum, nelerden keyif almıyorum... ve dahası...
ve şimdi
kim olduğunu...
nasıl güçlü kadın olduğumu...
ama o gücün de sınırlarının olduğunu...
biliyorum....
şatomun duvarları dışardan nasıl görünüyor? kapısı var mı yok mu? varsa nerede? nasıl açılır? kimlere açılır?
biliyorum...
...
Ama hiç bir zaman şöyle demedim ben: "hayır şimdi değil daha sonra güçlü olurum"... (A. Erdoğan, Hayatın sonsuzluğunda, 2005)
Hiç ayrilamam sandığım doğup büyüdüğüm sehirden ayrılınca fark ettim güçlü olmam gerektiğini... Bambaşka bir sehirde... Koskocaman bir sehirde... İnsanların ruhunu kaybettiği... Kimliğini kaybettiği... Duygularını kaybettiği o sehirde sadece bana alt olan evimde yalnız kaldığım gecelerde öğrendim... Akademik kariyer denen kimilerine göre hayatın tek hedefi, benim içinse mesleğim için gerekli olan eğitimimin bir parçası için sürüklenmiştim yasamayı hiç planlamadığım o şehre... belki de bilinçaltımda ya karşısında dik duramazsam diye barınan korkularım nedeniyle... Nerden bilebilirdim ki insanın hayatını aslında kendisinin tek basına belirleyemediğini... Nerden bilebilirdim ki o farklı başlangıçların beni bambaşka bir ben olmaya götüreceğini....
Güçlü kadın oldugumu gösterdi o sehir bana... Ve ayrılırken o sehirden yedi yıl öncesinde ki bana şöyle bir gülümseyerek baktım sadece...
Acıyan yaralarımla başetmeye çalıştığım, sabahlarına uyanmak istemediğim, nefes alamadığım, ağladığım ya da çok istesem de ağlayamadığım, sadece sızıp kaldığım o gecelerde hayatla başetmeyi öğrendim ben aslında... Kimse olmadan iyileşen o yaralar, bana hiç kimse olmadan ayakta durabilmeyi öğretti... Yaraların izlerine bakınca bunları tek basıma iyileştirdim ben diyebilmeyi öğretti... Hem de o yarayı kim acmıştı, kim daha derinlestirmisti diye sorgulamadan ne kendimi ne de onları...
güçlendikçe yalnızlığıma sarıldım... yalnızlaştıkça güçlendim... hayatıma yeni insanları almakta her geçen gün giderek daha da zorlandığımı hissetmeye başladım... kimi zaman benim yeni baştan benzer acıları yaşamamam için kendi içimde yarattığım ve belki de aslnda kendime karşıma olsa da görünür de onlara karşı hissettiğim güvensizlik, kimi zaman da onların benim dünyamda yer almak için gösterdileri acelecilik engelledi bizi. bazen yalnızlığımı içinde sakladığım duvarlarım dışardan sapasağlam, yüksek, aşılması zor, atlaması mümkün olunmayan ve sanki hiç kapısı olmayan, sanki benim içinden çıkmayı istemediğim bir şato gibi göründü kimlerine... o kasvetli yükseklik korku verdi belki de... nasıl aşılabilirdi ki bu duvarlar? sadece içeridekini korumak için yapılmış olduğu kimsenin aklına gelmiyor belki de... ya da ben öyle olduğunu gösteremiyordum... çok memnundum belki de şatomdan...
ne de olsa kolay olmamıştı onu yaratabilmek bir başıma... farklı düzeylerde, farklı yapılarında, farklı aşamalarında katkısı olan çok kişi vardı elbette... zaman zaman beni engelledikleri düşünsem de, şatomu yıkacaklarına inansam da aslında her birinin güç kattığını yıllar sonra anladığım yaşanmışlıklar...
şimdi kimi zaman içinde çok şatafatlı bir yaşantım var diye düşünüyor bazıları... hep böyle olduğumu düşünenler de var... o şatonun içinden hiç dışarı çıkmamışım gibi... ya da o kadar çekici bir şato görüntüsü var ki sanki herkesi davet ediyormuş gibi içinde gezinti yapmaya gibi görenler de var...
aslında kimsenin bir şeyler görmesi gerekmiyor... görmek için de bakmamalılar asla... görmeye çalıştıkça duvarlar yükseliyor giderek.
duvarların bazen ben istediğim için bazen de farkında olmadan yükseldiğini hissettiğim günlerde; yükselen her duvarla birlikte bireyselleştiğimi, bencilleştiğimi ve asıl benden uzaklaştığımı düşündüm... kendimi tanıyamama korkusuna kapıldım... kendime döndüm... bu kez şatonun kapılarını gerçekten görünmez yapmıştım... bilerek... isteyerek... düşündüm, okudum, yazdım yaşadıklarımı, hissettiklerimi günlerce... sonra beni inceledim şöyle dışardan bakarak... nerdeyim, kimim, nasıl geldim, nereye gitmek istiyorum.... neleri istemiyorum, nelerden keyif almıyorum... ve dahası...
ve şimdi
kim olduğunu...
nasıl güçlü kadın olduğumu...
ama o gücün de sınırlarının olduğunu...
biliyorum....
şatomun duvarları dışardan nasıl görünüyor? kapısı var mı yok mu? varsa nerede? nasıl açılır? kimlere açılır?
biliyorum...
...
9 Temmuz 2010
hangisi daha güçlü...
zaman zaman rüzgarın eşlik etmesiyle daha da çoğalabilen dalganın hırçınlığı... soğuk, sıcak, güneş, rüzgar, yaz, kış... ne varsa tüm gücüyle karşı koyabilen kayanın sertliği...
istediği zaman istediği yöne eserim ben diyen rüzgarın başı buyrukluğu...
yansıttığı ışıklarıyla onların güçlerine güç katan güneş...
güneşle rengine, rüzgarla ruhuna, kayayla duruşuna yön veren...
bulunduğu ortamda ahenk yaratan şeffaf, duru bir su...
kimi zaman farkına bile varmadan nedenini bile bilmedikleri güç mücadelesi içinde kayboluyorlar birbirlerinden bihaber...
kimi zamansa güçlerini birleştiriyorlar...
türlü güzellikleri yaratabiliyor olduklarının farkında olmadan...
Oluşturdukları ahengin yaşatacağı derin duyguları bilmeden...
oysa her biri bilse ki,diğeri olmadan varolabilmesi imkansız...
niye rekabet etsinler ki...
FV
6 Temmuz 2010
arınmaya hazırlık..
kolay mıdır arınabilmektüm yaşananlardan?
hissedilen o duygulardan?
bıraktıkları o izlerden?
iyileşmeyen ve hala acıtan yaralarından?
var mıdır bir zamanı arınmanın?
gelecek midir günü?
o gün nelere ihtiyacı olur ki insanın?
her ne varsa o güne özel gereken, ihtiyaç duyulan...
onları hazırladığında
arınabilir mi insan
sevmediği, acı çektiği, nedenini sorguladığı izlerinden...
hatırlamak bile istemediği yaşadığı gerçeklerinden...
...
FV
06.07.2010
27 Haziran 2010
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



